| Bayram Kusursuz Hocamız ile Röportaj... |
|
|
| Yazar ::Genç::Adam | |
|
Gençadam: Muhterem F. Gülen Hocaefendi İle Ne Zaman Tanıştınız? Bayram Kusursuz: Manisa İHL'de okurken, orta ikinci sınıftan itibaren onun mübârek atmosferinden istifade etmeye başladım, diyebilirim. Bu da 1984-85'lere tekâbül ediyor. Öncelikle onu seven öğrenci arkadaşlarımla, abilerimle tanıştım. Bunu sağlayanlardan Allah ebediyyen râzı olsun. Hocaefendi'nin kıymetli kitaplarını hediye etmişlerdi, bana. Ayrıca onun, o yanık ve hüzünlü sesini, heyecanlı ve ateşli hutbelerini/vaazlarını dinleyince merakım iyice artmıştı. Lise ikinci sınıfta, bir video kasetinden bu gül-endâm çehreyi ilk kez seyretmek nasip olmuştu. Demek ki esas ilgim, lise ikinci sınıftan itibaren olmuş. Zât-ı âlilerini yakından görmemiz ise, 1989'larda kendilerinin bir akşam Manisa'da kaldığımız Mesir Öğrenci Yurdu'na teşrifleriyle oldu, herhalde. Yine aynı dönemde, Turgutlu'da bir eğitim gönüllüsünün cenazesine gelmişlerdi. Orada cenâze merasiminde ve namazda görmek nasip olmuştu. Aynı yıllarda İzmir ve İstanbul vaazlarının bir kısmına gitmek de nasip oldu. Ona lâyık bir talebe olamayışım ve bunun verdiği mahcubiyet bir yana, ama şahsî tanışıklığım daha sonraları, 1996'larda gerçekleşti. Onun detaylarını da daha başka bir zamana öteleyelim.
Gençadam: Büyükleri Yakinen Tanımanın Bir Bedeli Var mı? Bayram Kusursuz: Elbette ki var. Hem de bir yönüyle çok yıpratıcı bir keyfiyete... Öncelikle onları yakînen tanımak, tabii ki büyük bir mazhariyettir. Ama bunun getirisi olduğu gibi, büyük riskleri de vardır. Rabbim bizi mahcup etmesin. Büyüklerimizle bizi imtihan etmesin. Altından kalkamayacağımız yüklerle bizi yıpratmasın. Onlar, şefkat kahramanlarıdırlar. Bizim gibi küçükleri -inşaallah- şefâatleriyle şereflendirirler, affederler. Seven, sevdiğine itâat eder, diyor Râbiatü'l-Adeviyye. Bizler de şayet seviyorsak, onların bizden istedikleri hususlara dikkat etmemiz icap ediyor. Onların istekleri bellidir aslında. Gerçek bir kul olmak ve kulluğun gereklerini yerine getirmek. Kırık Mızrap'ta, " Ey Rab! Sen'i bilmemek hasret, yakınlık ateş; Sînelerde yanan kor, ocaklardakine eş..." dendiği gibi, tıpkı bu ölçüyle meseleyi değerlendiriyorum, şahsen. Onları bil(e)memek hasrettir. Allah bizleri, onların aşkıyla yaksın. Ancak bu yakınlık aynı zamanda, yakıcı bir ateştir. Onun âdâb-ı erkânına uymayanlar, -hafizanallah- tehlikededirler, demektir. Allah'ın rahmetine sığınmak lâzım. Çünkü bu mazhariyetin hakkını verememenin büyük bir mesuliyeti var. Bununla beraber o büyükler ummanlar gibidirler. Huzura aykırı davransak bile, yine onların şefkat dolu sinelerine yaslanmalıyız. Başka çare yok. Gençadam: Bunu Biraz Açabilir Misiniz? Bayram Kusursuz: Şunu söylemek istiyorum. İster muhterem büyüğümüz Hocamız olsun ve isterse başka büyükler olsun. Bunlar, yeryüzüne Allah'ın birer önemli birer emâneti ve hediyesidirler. Bunlar sayesinde insanlar belli bir çizgiye gelir, kendi enâniyetlerinin dar mahpesinden çıkar, kulluk çizgisine yürürler. Yani câmilerde görevli "imam" ne der, "safları düzgün tutun!" der, değil mi? Aynen öyle de, yeryüzünde bir kulluk çizgisi ve saffı vardır. Kimi zaman onu koruyamıyor, çizgiyi aşıyor, araları bozuyor, âhengi koruyamıyoruz. İşte namaz kıldıran imam, önden bakar ve bu durumu düzeltir. O, onun vazifesidir. Tıpkı bunun gibi, bu gibi büyükler de sohbetleriyle, vaazlarıyla, eserleriyle ve her türlü hâl ve hareketiyle işte bu "çizgi" için uğraşırlar. Onların biricik derdi, Cenâb-ı Hakk'ın bilinmesi ve bu "bilme ufku"nda hareket edilmesidir. Onların nefes alıp vermeleri da hep bu doğrultuda olur. Hayatları buna adanmıştır, yani. İyiliğe ve hayra kilitlenmişlerdir bütünüyle. Onlar âdetâ "yürüyen birer Kur'ân" gibidirler, tâbir câizse. Hep o ufuklarda koşar dururlar. E tabi böyle bir insan, binlerin yüzbinlerin günebakan çiçekleri gibi dikkatleri üzerine yönelttikleri bir "odak noktası"dır. Herkes, elinde kova, oradan kabiliyetince bir şeyler almak, âb-ı hayat içmek ister. Eğer böyle bir zâtı tanımışsanız, onun nur hâlesine girmişseniz, bundan da öte onu yakînen tanıyabilme, onun mübârek bakışlarına mazhar olabilme keyfiyetine ulaşmışsanız, işte burada onun hakkını vermeniz, bu nimetin kadrini bilmeniz gerekiyor. Vermezseniz, bunun hesabını sorarlar size, bir şekilde. Allah'ın nimetlerinin muhakkak ki bir bedeli vardır. Bunun şükrü gerekir. Her nimetin şükrü kendi cinsinden olur, elbette. Senin böyle bir mazhariyetinin şükrü de işte bu mübârek yakınlığı onların istekleri doğrultusunda kullanman şeklinde tecelli etmelidir. İşte o da "tam düzgün bir insan" olmayı gerektirir ki, burada söz biter artık. Bu, en büyük meseledir. Neyse, Allah bizi bize bırakmasın, bizi nusretiyle desteklesin. İş bize kalınca, hiçbir şeyin olacağı yok gibi. Ama Allah'ın yardımı olursa, karışlarımız, adımlarımız bile değer kazanır. Yoksa biz, sittîn sene çalışsak da Hocamızın ve onun yakınlığının şükrünü eda edemeyiz gibime geliyor. Herhalde çoğumuz da böyle düşünüyoruzdur. Ama ne var, öyle de olsa böyle de olsa yola devam edeceksiniz. Başka kapı yok ki! Düşe kalka, yana yakıla, emekleye emekleye, ağır aksak, yarım yamalak da olsa, durmak yok, yola devam. Sonuçta bu bir imtihan ve bir mücâdeledir. Son ufuk, "hattâ ye'tiyeke'l-yakîn"dir. Oraya kadar emâneti muhâfaza edebilirsek, ne âlâ! Bir de aksi olursa, yazık bize! Gençadam: Hocamızla İlgili Bizzat Yaşadığınız Bir Hatıra Aktarabilir Misiniz? Bayram Kusursuz: Büyüklerin anıldığı yere nur ve bereket yağar. Melekler oraya doluşurlar. Onların yâd-ı cemîl'i gönle bâzen hüzün, bâzen şevk de verir. Kalbi yufkalaştırır. Büyüklerimizin en ufak bir işâreti, en küçük gibi görünen bir hareketi bile bizler için çok önemlidir. Tabii bu herkesin kendi algılamasına ve yorumuna göre değişir. Herkes bazı şeyleri kendi vicdanında duyar. Bir olay, farklı bakışlarla, değişik yorumlarla gün yüzüne çıkabilir. İşte bu noktadan hareketle son yıllarda ufak tefek bâzı eserler, bazı bakışlardan onunla ilgili hatıraları gün yüzüne çıkarıyor. Bazen bakıyorsunuz, yahu diyorsunuz, ben bunu böyle anlamamışım ama, demek ki arkadaşımız böyle görmüş, böyle değerlendirmiş ve bunları keşfetmiş… İşte bu zâviyeden, bendenizin de elbette yaşadıkları var. Ve inşallah bunları, o zamanlarda tuttuğum bâzı notlarım ışığında, o dönemi bizimle beraber yaşayan bazı arkadaşlarımın da fikirlerini ve yorumlarını alarak, bir anlamda bazı şeyleri onlara da tasdik ve tashih ettirerek, ufak tefek bazı çalışmalar yapmak istiyorum. Hattâ buna biraz başladım da sayılabilir. Çünkü sağda solda bazı arkadaşlarımızı ziyaret ettiğimizde, bazı musâhabelere "min-ğayri-haddin" dâvet edildiğimizde, arkadaşlarımız doğal olarak bazı şeyleri bizlerden soruyorlar. Bu yüzden bunları bir düzenlemek, derlemek lüzumu vâki oluyor. İşte bazı şeyler oluştu gibi. Bu meyânda, sizlerle küçük bir hâtıramı paylaşmak isterim: Hocamızın son ABD'ye gidişinden iki gün önceydi. Yani 21 Mart 1999'da, Pazar günü gittiğine göre, 19 Mart Cuma günü oluyor bu. Akşam namazı, ardından akşam yemeği ve akşam çayı var. Bendeniz de Hocamızın küçük mutfağında zât-ı âlilerinin çayını hazırlamaya çalışıyorum. Tabii, -haddimiz olmasa da- onun çayını yapabilmek, bir yudum su ikram edebilmek bir lütuftur, bir mazhariyettir. Bunu, bir ikrâm-ı ilâhi olarak görüyorum. O esnada, zât-ı âlileri ellerinde küçük bir çöp poşetiyle odasından çıkıp mutfağa geldiler. Namaza hazırlanmış, pardösülerini giymiş bir vâziyette idiler. Ellerinden almak istedim çöp poşetini. Ancak o nâzik insan, elindeki çöp poşetini vermeyip, mutfağın çöp bidonuna bizzat kendileri bıraktılar. Bilenler bilir, orası dar bir mutfaktır. Bir kenara çekildim, zât-ı âlileri geçip kendileri bıraktılar poşeti. O, işte böyle bir insandır. Bu kadar müstağni, bu kadar nâzik, bu kadar ders verici hareketler ondadır. Sonra da, mutfaktan çıkıp, geriye döndüler, baştan ayağı fakiri süzüp, "Bayram hoca, hayırdır, bayram gelmeden bayramı getirmişsin!" buyurdular. Hemen belirteyim, bir hafta sonraki Cuma günü Kurban bayramı idi. O akşam üzerimde takım elbise vardı. Çünkü o akşam bir dersimiz vardı Ümraniye'de, bir abinin evinde. Normal şartlarda böyle takım kravat giyilmez orada. Tabi bunun üzerine bendeniz de, "Hocam, akşam Ümraniye'de abilerle dersimiz/sohbetimiz var. Bir hocamız dâvet etti. Müsaadenizle oraya gideceğim, çaydan sonra!" deyince, tebessümle "Ooo, akşam dersleri bizim için birer bayramdır. Ne güzel, uygun olmuş!" buyurdular. Dersler, bizim için bayramdır, bayram gibi olmalıdır, anlamına gelen bu latif sözler, o gün bahşedilmiş birer lütuf ve hâtıra olarak kaldılar artık bende. Gençadam: Başka? Bayram Kusursuz: Elbette ki başka anlatılabilecek şeyler de var. Fakat müsaadenizle, küçük bir şey daha ekleyeyim buraya. Hiç unutmuyorum, birgün Altunizade'de terastayız. Hocaefendi, namazdan sonrası uzun uzadıya dua ediyor, her zamanki gibi. Bizler, normal tesbîhâtımızı içimizden bitirip şahsî olarak duamızı da yaptık, namazdan ve duadan Hocaefendi'nin kalkmasını bekliyoruz. Ama Hocaefendi, elleri havada, gözleri mâverâî ufuklarda duaya devam ediyor. Ali Ünal Abi de, ellerini açmış, içinden, yürekten gür ve ağlamaklı bir sesle "âmîn" diyor. Bense, Ali Abi'nin yanında, Hocamızın ardında bu manzarayı anlamaya çalışıyorum. Namazdan sonra, veya o esnada birkaç arkadaşla beraber bize Ali Abi: "Hocaefendi'nin elleri havada dua ederken sakın bu fırsatı kaçırmayın. Birşey dua etmeseniz bile, Hocafendi'nin isteklerine siz de "âmîn" deyin. Bu fırsat kaçmaz!" demişti ki, onun bu ince uyarısını ondan sonra mümkün mertebe ihmâl etmemeye çalıştık. Çünkü o mübareğin dualarının zâyi olmayacağını düşünüyorum. Birgün Hocaefendi: "Bâzı durumlarda, Ali Hoca ve bâzılarının çehresine bakar, kendime göre, olay ve hâdiseler karşısında bir tavır ayarlaması yaparım!" demişti ki, Ali Ünal Abinin, Hocamız nazarındaki yerini tesbit eden bir beyandır bu. İşte Ali Ağabeyin bu uyarısı bizlere önemli bir ders olmuştu. Gençadam: Muhterem Hocamız İle Hz. Üstad'ın Yöntemleri Arasındaki Benzerlik? Bayram Kusursuz: Bendeniz bu iki muhterem zâtı, bir vâhidin iki yüzü olarak görüyorum. Birbirini tamamlayan değerlerdir bunlar. Veya öncekisi bir gonca ise, sonrakisi işte açılmış ve neşv-ü nemâ bulmuş bir güldür. Biri, birisiz olamaz. Goncanın bağrında gül vardır. Gülün aslı da goncadır. Gül, goncanın açılmış hâlidir. Ne var ki, gonca devrinde gonca olmak, gül devrinde ise açılıp gül olmak gerekmektedir. Olan budur, görüntü budur. Her iki zât da, bu altın silsilede, kendilerine düşen çok büyük târihî rollerini ve misyönlerini oynamaktadırlar. Biri, geleneğin derinliklerine kök salmış kuşatıcı ve sağlam bir kök, diğeri de ulaşabildiği her yöredeki muhtaç sînelerin imdâdına koşan ve dal budak salmış meyvâlı bir tûbâ-i cennet. Zaman ve zemine göre her ikisi de mukaddes kaynaktan aldıkları aynı rolü oynuyorlar, aynı feyzi dağıtıyorlar. Şahsî hayatlarındaki Allah'la irtibat, kulluk ve ibâdet şuuru hep aynıdır onlarda. Aynı dert ve aynı ızdırabı terennüm etmektedirler. Ancak zaman ve zemine göre roller biraz farklı olsa da, öz ve hedef aynıdır. Yani, Allah'ın bahşetmiş olduğu imkânları değerlendirerek Allah'ın rızâsına kavuşmaktır hedef. Daha fazla detayı ise, akademik çalışmalara bırakalım, isterseniz. Gençadam: Barla'daki Ev Veya Tahta Kulübe Veya Diğerleri… Özde Ne Gibi Benzerlikler Vardır? Bayram Kusursuz: Bu sayılan mübârek mekânlar, bu iki zâta menzillik yapmış hususi yerlerdir. Bence, zaman ve zeminin getirmiş olduğu bazı farklılıklar müstesna, öz aynıdır. Barla'daki evinde, ahşap yapı arasındaki ortamla, Kestanepazarı'ndaki Tahtakulübe hayatı arasında çok benzerlikler vardır. Gerçi bendeniz, Tahtakulübe günlerine yetişemedim. Ancak Muhterem Hocamızın Altunizade ortamını (Beşinci Kat) Allah'ın lütfu inâyeti olarak bir nebze yetiştim ve yaşadım. Oraları bu iki zatın, gereflerini ördükleri/örgüledikleri yerlerdir. Oraları, Allah'ın nurunu neşretme adına konuşlanılmış kutsî mekânlardır. Bendeniz, Allah'ın lütfuyla ve Hocamızın teveccühüyle yanlarında bir miktar kalma nimetine kavuştum. Hocamızın yanındaki sessizlik, âsudelik ve derinlik aynen Barla'daki evde dinlediğiniz sessiz mûsîkidir. Aynı derinliği iki yerde de hissedersiniz. Nabızlar aynı atmaktadır. Oralarda iman tüter, aşk-u şevk meltemleri buğu buğu gönüllere yayılır. Bu iki zat, aynı memeden süt emmişlerdir. Bunu çok iyi görmek lâzım. Esmâ-i ilâhiye'nin bazı büyüklerde farklı tecellileri olur. Meselâ Üstad'da, kendi ifadeleriyle Rahîm ve Hakîm isimleri gâliptir. Bu iki zâtta tabii ki bu anlamda birtakım farklılıklar olabilir. Onun detayını, bu işin uzmanlarına, meselâ Aymaz abi gibilerine bırakmak lâzım. Gençadam: İslâm'a Hizmet Eden Câmialar Arasinda Uhuvvet Ve Diyaloğun Daha Fazla Tesis Edilmesi İçin Neler Düşünüyorsunuz? Bayram Kusursuz: Uhuvvet ve diyalog tabii ki çok önemlidir ve bu kesimler arasında da mutlaka ölçülü bir şekilde bunların olması gerekmektedir. Ancak bu konuda âdetâ bir "ombudsman" edasıyla birşeyler yapmaya da bence gerek yoktur. Herşey tabii seyri içerisinde ve ferdin, koşturmuş olduğu kulvarda kendi kültürel eğitimini tamamlayarak, ufkunu genişleterek böyle bir noktaya varması gerekir. Yani bu mesele başta iradi olarak benimsenmelidir. Bu konudaki zorlamalar pek faydalı olmuyor, bence. Ancak, meselâ gıybet vb. gibi temel konularda çok hassas olunması gerekir. Asgarî düzeydeki bu tip çizgileri artık çoktan öğrenmiş olmamız icap ediyordu! Yani bir umumî atmosfer var. Allah'ın rızasına doğru günümüz koşulları içerisinde koşuşturma var. Bu özlenen atmosfer gerçekleşirken, ufkumuzun darlığıyla, rahatsız edici, kesintiye uğratıcı şeylerle bu güzel havayı bozmamak gerekiyor. Herkes rolünü çok iyi bilmeli ve onu iyi oynamalı, derim. Gençadam: Üstad Ve Hocaefendi'yi Eleştiren Marjinal Kitleleri Nasıl Değerlendiriyorsunuz? Burada Bizlerin De Bir Sorumluluğu Var Mı? Bayram Kusursuz: Bu konuda genel kanâatim, târihteki her büyük zât, muhakkak ki bâzı eleştirilere muhatap olmuştur. İşte buyurun Ebû Hanife, işte İmâm-ı Rabbânî... Hepsi türlü türlü tenkit ve işkencelere maruz kalmışlardır. Günümüze gelince, bu iki zâtın ve benzerlerinin kaderi de aynen böyledir. Eleştirenler, öncelikle kendi kriterlerini iyi değerlendirsinler. Acaba ölçüm âletleri sağlam mı, buna bir dikkat etsinler. İkincisi, İslâm'ın özünü de anlamaya çalışsınlar. Sonra da bu iki zâtın hayatlarını samimiyetle incelesinler. Meselâ eserlerini iyice okusunlar, kasetlerini dinlesinler. Göreceklerdir ki boşuna uğraşıyorlar. Eğer insafları varsa, ki insaf dinin yarısıdır, ve samimi iseler bunu başarabilirler, umudundayım. Tabii ki öncelikle önyargılarını bırakmalılar. Çok zor ama bakalım başarabilecekler mi! Bizlere, yani bu işin müntesiplerine de düşen şeyler elbette var, hem de çok var. Öncelikle büyüklerimizin yaşantılarını, mesajlarını iyi algılamalı ve yaşantımızla onları asla mahcup etmemeliyiz. Seven, sevdiğini üzmesin, mahcup etmesin. Çünkü onlar, hiçbir zaman bizi mahcup etmediler. Tavırlarımızla bu zatların adını ve yâdını kirletmemeliyiz. Ha buna rağmen bazıları yine aynı seviyesizliklerine devam ediyorlar; hatta bazıları birtakım kötü niyetli akımların kullanım sahalarına bile girmişlerse, yani, tehlikeli bir boyuttaysalar, İslâm'a ve gönüllüler hareketine zarar veriyorlarsa, bırakalım onları kendi hallerine, Allah ıslâh etsin diyelim, ve işimize bakalım, doğrusu. Gençadam:Türkiye'nin İslâm Âlemi İçinde Üstlendiği Misyonu Nedir? Bayram Kusursuz: Sadece İslâm âlemi için değil, tüm dünyaya rehber olabilecek bir tarihî altyapıya sahip, şanlı bir geçmişi olan seçkin bir ülkenin evlâtlarıyız, bizler. Ancak bunun için henüz bazı şeyleri aşamıyoruz. Öncelikle ülke içindeki vahdetimizi tam anlamıyla sağlayamadık. Esas meselelerimiz, ekonomik ve kültürel gelişmemizdir, aydınlanmamızdır, eğitim hamlelerimizdir. Bugün yerlerde sürüm sürüm olan, ancak son zamanlarda inşallah ister-istemez ümit verici birtakım gelişmelere de gebe olan ülkemiz, umarım kısa zamanda farklı bir tabloyla meşher-i âlemde arz-ı dîdâr edecektir. Ülkemiz adına, İslâm âlemi için önder olmalı filân gibi tuzaklara da düşmeden bu işi başarmalıyız. Bugünkü İslâm âleminin durumu içler acısıdır. İslâm âlemi bile demek çok zordur bu tabloya. Bizim öncelikli tavrımız daha ziyâde Orta Asya Türk Dünyası ile işbirliği, ardından batı ölçüleri içerisinde modern bir yaşantıya kavuşmamızdır. Bazı şeyler gerçekleştikten sonra zaten bu ülke târihi rolünü, olması gereken durumunu, eline tamamiyle alacaktır. Bunu hiçbir kimse merak etmesin. Çünkü bunun önünde kimse duramayacaktır. Gençadam:Günümüzde Müslümanların En Büyük Eksikliği Sizce Nedir? Bayram Kusursuz: Eksikliklerimiz çok. Hangi birisine baksan, biri birinden daha ehemmiyetli. Eğitimsizlik, dinimizi iyi bilmeyişimiz, dünyayı iyi tanımayışımız, fakirlik, uhuvvetsizlik, parçalanmışlık... Ama özetle söyleyecek olursam, Allah'a tam mânâsıyla kul olamayışımız, mânâ köklerimize bağlanamayışımız. Nefsimizi ön plana çıkarışımız. Âhirete yönelemeyişimiz, diyebilirim. Gencadam: Hocaefendi'nin İlmi Yönünden Bahseder Misiniz? Bayram Kusursuz: Hocaefendi, hem İslâmî ilimlerde ve hem de günümüzün getirmiş olduğu edebî ve kültürel ilimlerde mütebahhir bir insandır. Onların ilmî seviyelerini ölçmek bize düşmez. Biz, onların bize, bizim kapasitemiz ölçüsünde öğretmiş oldukları bazı kriterlerle yarım yamalak birtakım küçük değerlendirmelerde bulunabiliriz ancak. Bununla beraber, zât-ı âlileri, ilimden asla kopmamış bir insandır. Onun bir özelliği, bu konuda devamlı okuma ve okutmaya devam etmesidir. Fakir ve benzerleri, eğer ağır-aksak birşeyler öğrendiysek, rahle-i tedrisinin lütfudur bütün bunlar. Ben şahsen İlâhiyat fakültesine, aşkla şevkle gitmiş bir insanım. Adetâ rüyalarıma girerdi okulum benim. Tabii başlangıçta böyle. Ama zamanla bu aşk şevk söndü gitti. Bunda ilâhiyat hocalarının bir kısmının ve okulun umumî havasının etkisi çoktur. Tabii ki tüm hocalar değil. Çok saygıdeğer hocalarımız da vardı fakültemizde. Ancak ne zaman ki Hocamızla ve onu bize tanıtan Ahmet Kurucan, Necdet İçel, Vehbi Yıldız vb. hocalarımızla tanıştık, bu bakışımız çok değişti. Netice itibariyle, Muhterem Hocaefendi, hem öğrenen, hem öğreten, hem de yaşayan seçkin bir insandır. Gençadam:Gençadam Araciliğiyla Okurlarimiza Mesajiniz Var Mı? Bayram Kusursuz: Bizim mesajımızdan daha ziyade, gerçek mesaj sahiplerinin mesajlarını algılayalım dileği, en büyük mesajım olurdu herhalde. Ömür hızla geçiyor. İlmimize, bilgimize, malımıza, sağlığımıza güvenmeden sadece Rabbimize güvenip, duanın gücüne sığınıp, acaba ben de bulunmuş olduğum şartlar içerisinde neler yapabilirim, diyerek sâlih bir dâire oluşturmak inşallah hepimizin duasıdır. Daima okuyalım, Risâle-i Nur'u, Pırlantaları aksatmadan okumalıyız. Birkaç kez okuduk, yeterli artık, tavrıyla hareket etmemeliyiz. Devamlı okumalı ve o ter-ü tâze eserlerden her dâim meyvalar dermeliyiz. Okurlarımıza hürmetlerimi sunuyorum. Ramazan-ı Şeriflerini ve gelen bayramlarını tebrik ediyorum. |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|



