Işığı daima yanan evlerden biridir o. Günün hangi saatinde olursa olsun, sığınanları bağrına basan, açları doyuran, yüreği acıyanları sarıp sarmalayan ve kutlu sakinlerinin en içli iniltilerine sır arkadaşlığı yapan sımsıcak bir yuva. Batının batısında, doğunun bütün motiflerinin mümessili bir Anadolu ocağı. İşte o evdedir Asrın Garibi, o evin bir odasında. O ev okyanusun ötesinde ama onun odası vallahi Erzurum’da, billahi Edirne’de, tallahi İzmir’de. O ev Amerika’da ama o oda Türkiye’de; o odanın sâkini kalben, hayâlen ve rûhen dünyanın her bucağında, bütün kalbi kırıkların yanında. Çağın Ebu Cehilleri kendilerine göre bir “yeni dünya” hayatı tahayyül etseler de, o ilk kez “Vira bismillah” dediği zamanki sadelik ve duruluğunda. Bazılarını buna inandırmak ve onların boğuldukları derin suları ayağı ıslanmadan geçenlerin de var olduğunu kendilerine anlatmak ne kadar da zor! Var mı ki, böyle bir vazifemiz?! Fakat, gönül istiyor ki, su-i zanlara ve iftiralara girmesin hiçbir mü’min kardeşimiz...

 

 
Dinlerarası Diyalog Yazdır E-posta
Yazar Prof.Dr.Hayrettin Karaman   
Bu başlık üzerine konuşan ve yazanlar -ki, AB ile ilişkiler yüzünden son
günlerde konu daha sık ele alınır olmuştur- içinde bilenler ve bilmeyenler,
iyi niyetli olanlar ve olmayanlar var. Bilmeden konuşulur mu demeyin,
Türkiye'de konuşuluyor ve pek de ayıplanmıyor. Bu işin iyi niyetle ne
alakası var diye sorabilirsiniz; şöyle bir alakası var: Bir gurup bir başka
gurup hakkında iyi düşünmüyor, arada rekabet, hatta adavet var; bu yüzden
karşılıklı veya tek taraflı olarak öküzün altında buzağı aranıyor,
yakıştırma ve abartmalar yapılıyor, tahminler ve vehimler birer gerçekmiş
gibi ortaya atılıyor, karşı tarafa mal ediliyor ve bütün bunlardan bir sonuç
alınmak isteniyor: Karşı tarafı yıpratmak, üzerine kuşku bulutlarını çekmek,
mümkün olursa haritadan silmek.
Dünyanın şurasında burasında bu isim altında toplantı yapanları da aynı kaba
koymak mümkün değildir; iyi niyetli ve samimi olanlar yanında istismarcılar,
komplocular, kötü maksatla kullanıcılar da vardır.

Pek azına olsa da, ben de bu çeşit toplantılara katıldım. Bunlardan biri,
bir yıl kadar önce Avustralya'da yapılmıştı; dört müslüman ile çeşitli
oturumlarda sayıları değişen hristiyan din ve ilim adamları vardı. Tebliğler
sunuldu, müzakereler yapıldı, bazı sonuçlar ede edildi. Bunların arasında
İslam'a aykırı olan bir sonuç yoktu; biz dinimizi anlattık, onlar da
dinlerini anlattılar; biz tevhidden asla taviz vermedik, ama onlar teslisten
(Allah hakkında şirke varan "baba-oğul-ruhulkudüs üçlemesinden") hayli taviz
verdiler; "Allah'ı bir bildiklerini, diğerlerinin O'nun sıfatları gibi
olduğunu açıkça söyleyenleri" oldu. Bu arada aslı vahye dayanan dinlerin
mensupları olarak dünyanın, ortak olarak benimsediğimiz problemleri ile
savaşmak, bunları çözmek ve durumu iyileştirmek için ortak gayret sarfetmek
gerektiğinin altı çizildi. Toplantının adı üzerinde de duruldu, "diyalog
dinler arasında değil, dine inananlar arasında olur" denildiği için, "dinler
arası" veya "İslam-Hristiyanlık diyalogu" yerine, "Müslüman-Hristiyan
diyalogu" ismi tercih edildi.

Son yıllarda dinler arası diyalog toplantılarını daha çok belli bir cemaatin
mensupları yürüttüğü için işin geçmişini bilmeyenlere, bu faaliyette kötü
bir niyet bulunduğu zannı verilmeye çalışıldı. Aynı cemaat Abant
toplantılarını da tertip ediyordu ve buraya yalnızca bir dine inananları
veya ilahiyatçıları değil, ülkenin kanaat önderlerini, kamu oyunu etkileyen
ve önde gelen düşünür ve yazarları, bunların dine inananlarını ve
inanmayanlarını -her yıl listeyi değiştirip daha çok ve çeşitli katılımcı
çağırarak- toplantıları sürdürüyordu. Son yılda yurtdışına da taşarak ABD ve
Brüksel'de Abant platformlarının benzerlerini tertiplediler. Bu faaliyetin
de altında çapanoğlu arayanlar oldu, oluyor. Benim bizzat şahit olduğum
gerçek odur ki, tertip heyeti her defasında şunu tekrarladı: "Biz başlattık;
istedik ki, kavga yerine barış, kaos yerine düzen ve huzur, güvensizlik
yerine güven, birbirini anlamamak ve dinlememek yerine anlamak ve dinlemek;
paylaştığımız tek ülke ve tek dünyada bütün insanların zarar gördüğü
olumsuzluklar yerine bazı olumlu gelişmeler.. olsun! Sizler isterseniz biz
size hizmet etmeye devam ederiz; ama başka bir gurup, heyet, sivil toplum
örgütü bu işi üstlenirse memnun ve yardımcı oluruz." Ama bu işe sahip çıkan
bulunamadı, hizmet yine aynı heyetin omzunda kaldı.

"Peki bunların hiç menfaatleri yok mudur?" diye bir soru sorulabilir. Bunu
toplantılarda da soranlar, hatta "Siz de kendinizi meşrulaştırmak ve
bizlerden destek almak için bu toplantıları yapıyorsunuz" diyenler oldu.
Bunu diyenleri de dışlamadılar, bir sonraki yıl tekrar çağırdıkları da oldu.
Ben bu konuda şunu söylemeyi uygun görüyorum: Bir insan veya bir gurup bir
faaliyeti yaparken kendileri ve başkaları için bir takım amaçları ve
beklentileri olur, bu tabiidir; önemli olan meşruiyet ve fayda-zarar
dengesidir. Bu ikisini değerlendirmek de katılımcılara düşer; kimse kimseyi
zorlamıyor.

Farklı inanç, dünya görüşü ve hayat tarzına sahip fertler ve guruplar
arasında yapılan buluşma ve görüşmelerin birden fazla amacı vardır;
bunlardan bazıları da şunlar olabilir: 1. Birbirlerini tanımak, doğru bilgi
sahibi olmak, 2. Biri diğerini ikna ederek kendi inancına ve hayat tarzına
insan kazanmak, 3. Guruplar arasında veya bütün dünyada mevcut ortak
problemlerin bir kısmını çözmek, bütün taraflar için faydalı olacak bazı
eylemlerde işbirliği yapmak...

Yukarıda sıralanan amaçların biri veya birkaçını sağlamak üzere yapılan
diyaloglar (buluşmalar, görüşmeler, tartışmalar, ortak teşebbüsler ve
eylemler) oldukça eski zamanlardan beri yapılmıştır. Müslümanların katıldığı
diyaloglar ise daha Hz. Peygamber zamanında başlamıştır. Sevgili
Peygamberimiz (s.a.) en önemli görevi olan tebliği yapabilmek için zorunlu
olan diyalogu kullanmış, ötekilerle ya bizzat veya mektupları ve ashabı
vasıtasıyla temas kurmuş, onları önce İslam'a, bu olmazsa sulha ve
antlaşmaya, bazı konularda işbirliğine davet etmiş, gerektiği zaman
temsilcilerle tartışmıştır. Burada iki örnekle yetineceğim:

a) Yerim dar olduğu için özetleyeceğim bu olayı daha geniş olarak şu eserden
okuyabilirsiniz: M. Hamidullah, İslam Peygamberi, I, 863. paragraf vd.

Babası cömertlik ve asaletle ün salmış olan hristiyan Adiy b. Hâtim, Mekke
fethinden sonra kendi bölgesine yapılacak müslüman akımından korkarak,
kızkardeşini de yanına alamadan Suriye'ye kaçıyor, bölgesi müslümanların
eline geçiyor, kızkardeşi de esir alınarak Medîne'ye getiriliyor. Kadın,
kardeşinin şerefsiz davranışından şikayet ederek Peygamberimizden merhamet
diliyor; o da hem kadını serbest bırakıyor, hem de istediği yere gidebilmesi
için binek ve azık veriyor. Kadın Suriye'de kardeşini buluyor; önce
hırpalıyor, sonra da Medine'ye giderek Hz. Pygamberle görüşmesini tavsiye
diyor ve şöyle diyor: "Muhammed gerçekten Allah'ın Resulü ise onu kim daha
önce kabul ederse daha çok övgüye layık olur. Sıradan bir hükümdar ise, ona
biat etmek ve teslim olmak sana bir noksanlık getirmez, ne isen o
kalırsın..." Adiy bu tavsiyeye uyarak Medine'ye gelir; mescidde, ashabının
arasında, onlardan biri gibi oturur bulduğu Peygamberimiz ona itibar ve
iltifat eder, kendisini evine davet eder; yolda Peygamberimizle görüşmek
isteyen yaşlı bir kadın onun önünü keserek uzun süre konuşur, meşgul eder;
eve gelince Efendimiz tek minderi müsafirine verir ve kendisi toprak zemine
oturur; Adiy'e, "dini yasakladığı halde ganimetin dörtte birini kendisi için
alıp almadığını" sorarak -başkasının bilmesi mümkün olmayan- bu kusurunu
itiraf ettirir. Adiy bütün bu olup bitenler karşısında sarsılır. Onun
sıradan bir hükümdar olmadığı kanaatine varır. Bu sırada Peygamberimiz bir
son adım daha atarak ona şunları söyler: "Bu dine girmene mani olan şey
nedir? Müslümanların yoksul olduğunu zannediyorsan, şunu bil ki, kısa bir
zaman sonra onların arasında sadaka kabul edecek birisi kalmayacaktır. Şayet
onların zayıf olduğunu sanıyorsan, şunu bil ki, yakında Irak'taki
Kadisiyye'den kalkıp haccetmek üzere Mekke'ye gelmek isteyen bir kadının
Allah'tan başka kimseden korkması gerekmeyecek; şayet egemenliğin müslüman
olmayan hükümdarların elinde olduğunu görüyorsan, bil ki, yakında Babil'deki
beyaz sarayların kapıları da onlara açılacaktır..."

Adiy bu diyalog sonunda müslüman olur ve Peygamberimizin haber verdiklerinin
tamamını gerçekleşmiş görecek kadar da yaşar.

Burada ötekiler kelimesini, ister yerli ister yabancı olsun gayr-i müslimler
için kullanıyorum. Peygamber Efendimizin, dini tebliğ etmek veya müşriklerin
baskı ve zulmünden kurtulmak için başka putperest kabilelerle ve ehl-i kitap
denilen yahudi ve hristiyanlarla temaslar, sohbetler, tartışmalar yaptığı,
bunun için hem ticaret hem eğlence yeri olan panayırlara bile gittiği
bilinmektedir.

Önceki yazıda birincisini verdiğim iki örneğin ikincisi, Medine döneminde,
Yemen sınırında yaşayan Necran hristiyanları ile yaptığı diyalogdur. Daha
önce de kendileriyle, bazı askeri harekat ve mektup gönderme şeklinde
temaslar yapılmış olan Necran hristiyanları, 9. hicrî yılda İslam Peygamberi
ile görüşmek üzere Medine'ye geldiler. Altmış kişilik heyet içinde mahkeme
başkanı ve büyük din adamları da bulunuyordu. Öğleden sonra Mescid'de huzura
kabul edildiler. Bir müddet sonra ibadet saatleri geldiği için izin
istediler, Peygamberimiz dışarı çıkarak Mescid'i onlara bıraktı, doğu
tarafına yönelerek ibadetlerini yaptılar.

Bir ara yahudilerin de katıldığı ve tartışmanın yahudilik ile hristiyanlık
üzerine kaydığı da oldu, ama genel olarak İslam ve hristiyanlık üzerinde
duruldu, l-i İmrann sûresinde yer alan ve hristiyanların tanrı inancını
tenkit ederek düzelten birçok âyet de bu tartışmalar sırasında vahyedildi.
Apaçık gerçek karşısında hristiyanlar direnince "mübâhele" adıyla anılan
usulü anlatan âyetler geldi (3/61-64). Buna göre Peygamberimiz karşı tarafa,
"her iki tarafın eşlerini ve çocuklarını yanlarına alarak gelmelerini ve
yalan söyleyenin Allah'ın lanetine uğraması için dua etmelerini" teklif
ediyordu. Heyet düşünmek üzere izin istedi. Kendi aralarında konuştular ve
böyle bir riski göze alamadılar, ama siyasi bağlılığı ifade eden bir
anlaşmaya razı oldular. Bu anlaşma metni de dini hoşgörü bakımından çok
önemli satırlar ihtiva etmektedir:

"...Onların mallarına, canlarına, dini inanç ve uygulamalarına, hazır
bulunanlarına ve bulunmayanlarına, ailelerine, mabetlerine... şamil olmak
(hepsini kapsamak) üzere Allah'ın himayesi ve Resulullah Muhammed'in zimmeti
(koruma yükümlülüğü) Necranlılar ve onlara bağlı etraftakiler lehine bir
haktır. Hiçbir piskopos kendi vazife yerinin dışına, hiçbir papaz görevli
olduğu kilisenin dışına, hiçbir rahip içinde yaşadığı manastırın dışında
başka bir yere alınıp gönderilemeyecektir....".

Bu anlaşmadan önce yine Necranlı hristiyanların lidelerine gönderilen
mektubun hem besmele kısmı (diyalog bakımından), hem de muhtevası çok
önemlidir:

"Muhammed'den Necran papazlarna,
İbrahim, İshak ve Yakub'un Allah'ının adıyla,

Gerçekten de ben sizi yaratıklara tapmaktan Allah'ın kulluk ve ibadetine
davet ediyorum ve sizi, yaratıklarla yapılmış ittifak anlaşmalarının
ötesinde Allah ile ittifak anlaşması yapmaya çağırıyorum. Bu duruma göre
şayet reddedecek olursanız, cizye yükümlülüğü gelir, şayet cizyeyi de
reddedecek olursanız size harp açarım, Vesselam." (Geniş bilgi için bak.
M.Hamidullah, İslam Peygamberi, 1019. paragraf vd.).

Mektup, karşı tarafla ortak olan inanç esaslarını (hak olduklarına iki
tarafın da inandığı peygamberler ile onların ibadet ettiği bir tek Allah'ı)
anarak söze giriyor, böylece sıcak bir ilişki kurmayı ve sözlerin etkisini
arttırmayı amaçlıyor.

Peygamberimizin birçok davet mektubu yalnızca dine davet eder, onlarda cizye
ve savaştan söz edilmez. Necran gibi İslam ülkesinin yakınında bulunan
gayr-i müslimlere gelince, onların müslümanlara zarar vermesinden güvende
olmak zorunluluğu vardır; bunun da yolu, cizye denilen bir vergi alarak
onları İslam ülkesine bağlı hale getirmek ve bu vergiye karşılık onların da
güvenliğini sağlamaktır. Medine'ye hicret edildiğinde, önce gayr-i
müslimleri cizye ile bağımlı hale getirmek yerine eşit şartlarda sözleşmeye
(Medine vesikası) dayalı bir siyasi ve sosyal yapı oluşturma modeli
denenmiş, karşı tarafın ihaneti üzerine bu modelin uygulaması durdurulmuş,
yukarıda zikredilen "ehl-i zimmet" modeline geçilmiştir.

Diyalogun mana ve maksadı

Diyalog konusuna tahsis ettiğim yazıların ilkinde diyalogun mana ve
maksadını şöyle açıklamıştım: "Farklı inanç, dünya görüşü ve hayat tarzına
sahip fertler ve gruplar arasında yapılan buluşma ve görüşmelerin birden
fazla amacı vardır; bunlardan bazıları da şunlar olabilir: 1. Birbirlerini
tanımak, doğru bilgi sahibi olmak, 2. Biri diğerini ikna ederek kendi
inancına ve hayat tarzına insan kazanmak, 3. Gruplar arasında veya bütün
dünyada mevcut ortak problemlerin bir kısmını çözmek, bütün taraflar için
faydalı olacak bazı eylemlerde işbirliği yapmak..."

Sonraki yazılarda, geçmişten günümüze, bu maksatlara da örnek teşkil edecek
diyalog uygulamalarından söz ettim ve edeceğim. Ancak geçen günlerde
izlediğim bir tv programında diyaloga karşı olanların, daha çok, 1962-1965
yıllarında yapılan II. Vatikan Konsili'nden sonra papalığın adını koyduğu,
kavramlaştırdığı ve uygulamaya başladığı diyalog üzerinde durduklarını fark
ettim. Maksadımı daha iyi anlatabilmem için TDV İslam Ansiklopedisi'nin
Konsil ve Hristiyanlık maddelerinde iyi bir özeti bulunan II. Vatikan
Konsili, misyonerlik ve bunlara bağlı diyalog kavramı ile ilgili bir iki
pasajı aktarmam gerekiyor:

"Kapsayıcı yaklaşımın (kurtuluşun Yahudilik, İslam gibi diğer ilahi dinlerle
de olabileceğinin kabulünün) doğurduğu bu problemler karşısında papalık
Dinler Arası Diyalog Konsili, 1984 ve 1991 yıllarında iki doküman neşretme
gereğini duymuş... bu dokümanlarda misyonerlik açısından diğer dinlerle
ilgili resmi tutum belirlenmiştir" (17/359).

"Katolik kilisesi, diğer dinlerin mensuplarıyla birbirini tanımak ve inancı
paylaşmak için diyaloga girmek durumundadır. Çünkü kilise bütün insanlık
içindir; dolayısıyla diyalog, bütün insanlığı kurtuluşa ulaştırma
diyalogudur. Katolik kilisesi, dinler arası diyalogu, Hristiyanlaştırma
misyonunun bir aleti olarak kullandığını açıkça belirtmekten kaçınmamıştır."
(360).

"Bu yüzden Yahudiler, kilisenin diyalog yaklaşımına daima şüphe ile
bakmışlardır" (s. 361).

Papalık kapsayıcı yaklaşımı benimsemekle beraber "Hristiyanlığın tek gerçek
kurtuluş dini olduğu iddiasından vazgeçmemiştir. Diyalogun, Hristiyan
öğretisi çerçevesinde 'kurtuluş diyalogu' olduğunu açıklayan Papalık Dinler
Arası Diyalog Konsili, Hristiyan mesajının diğer kültürler içinde
enkarnasyonu (diğer kültürlerin bünyesine sokularak hayat bulması ve
yayılması) anlamına gelen enkültürasyonu teşvik etmiştir" (s.363).

Yukarıdaki alıntılar, papalığın diyalogdan maksadının misyonerlik olduğunu
açıkça ortaya koymaktadır. Ben de ilk yazımda (bu yazının başına da koyduğum
kısımda), "2. Biri diğerini ikna ederek kendi inancına ve hayat tarzına
insan kazanmak" ifadesiyle bu maksada yer vermiştim.

Hristiyanlığın vazgeçemeyeceği vazifelerinden biri misyonerlik; yani bütün
insanları Hristiyanlaştırmak için çaba göstermektir ve bunu da asırlardan
beri yapmaktadır. Buna rağmen Müslümanlar onlarla diyalog içinde olmuşlar,
"Hristiyanları Müslümanlaştırmak" amacı da dahil birçok maksatlarla biraraya
gelip görüşmüş, tartışmış, ortak bazı işler tutmuşlardır. Bugün yurt dışında
yaşayan dindaşlarımız yoğun bir misyonerlik taarruzu karşısında bulunuyorlar
ve oradaki din rehberlerimiz çeşitli maksatlarla Hristiyan din adamlarıyla
bir araya geliyor, diyaloglar yapıyorlar.

Bu noktada önemli olan kırmızı çizgilere dikkat etmek, dengeyi bozmamak, kâr
zarar hesabını iyi yapmaktır; eğer bu çeşit diyalog İslam'ın ve
Müslümanların menfaatine değil, zararına olursa zinhar ondan uzak durmaktır.


Müslümanlar, "Dinlerarası Diyalog İçin Papalık Konseyi misyonunun bir
parçası olmak üzere" diyaloga girmezler, kendi davalarının şuurlu bir
"misyoneri: davetçisi, tarafı" olarak diyaloga girerler.

Gelecek yazıda diyalog örneklerini vermeye devam edeceğim, burada bir daha
tekrar edeyim: Diyalog zorunludur, kendi duvarlarınızın içine hapsolarak
tebliğ başta olmak üzere İslam'ın çağdaş temsilini gerçekleştiremezsiniz,
oyunlara müdahale edemezsiniz, ama oyuna gelmemek, pirinç peşinde iken
eldeki bulguru da kaybetmemek için azami titizliği göstermeniz de ayrı bir
vecîbedir.

Din tartışması

Bugün vereceğim diyalog örneği, biri dinsiz, diğerleri, aslı vahye dayanan
dinlere ve bunların mezheplerine mensup on kişi arasında, inançlarının
esaslarının temel noktalarını tartışma şeklinde cereyan ediyor. Tartışmayı
Londra'da, 1842 Haziran'ında tertip eden şahıs bir İngiliz, uzun
incelemelerden sonra her biri kendi alanında uzman ve otorite olan on kişiyi
tespit ediyor, bunların bütün masraflarını karşılayarak Londra'ya davet
ediyor, kendisini oturumlara başkan olarak seçiyorlar, günlerce devam eden
tartışmalar sonunda bazı gerçekler ortaya çıkıyor, karanlık noktalar
aydınlanıyor.

Toplantıyı tertip eden kişi amacını (özetle) şöyle açıklıyor: Hali vakti
yerinde olanlar çeşitli hayırlara ve kamu yararına açık kurumlara büyük
paralar harcıyor, bununla da insanlara hizmet etmeyi amaçlıyorlar. Bana göre
insanlara yapılacak iyiliklerin başında, sonu çatışmalara ve büyük kayıplara
varan ihtilafların halledilmesi, hepsi bir kökten gelen insanlık âleminin
barış ve dayanışma içinde yaşamalarının yolunun açılması geliyor. İnsanlık
ideoloji, din ve mezhepler şeklinde guruplara ayrılıyor ve birbirlerinden
nefret ediyorlar karşılıklı olarak düşmanca duygulara sahip oluyorlar. Bunun
sebebi ve giderilme yolu nedir? (Girişimcinin bu soruya verdiği cevabı kendi
ifadesinden aynen vereceğim:

"Bu karışıklık, kanâatime göre, her topluluğun, kendilerine yabancı olanlar
hakkında, onların düşünce ve kararlarını güzelce anlamaksızın kendi kendine
bir fikir ve karar edinmiş, bunu kendi taraftarlarının zihnine yerleştirmiş,
buna karşı olan düşünce ve kararlar doğru bile olsa onları bozuk ve eksik
olarak değerlendirmeye azmetmiş olmalarından kaynaklanıyor. Bu yol, bazı
nüfuzlu çıkar sahipleri tarafından destekleniyor ve devam etmesi sağlanıyor.
Bu ise tabiatı gereği akıl sahibi olan insanların ortadan kaldıramayacağı
bir problem değildir; yeter ki, bunların her biri, kendi düşünce, mantık ve
kararlarından ötekileri haberdar etsinler. Bu hasıl olduğunda farklı
insanlar birbirlerine "Arkadaş, senin yanıldığın, yanlış anladığın nokta
şudur, şurasıdır" diyebilecek ve ihtilaf sebebinin düzetilmesine dikkat
çekilebilecektir. Ayrıca bu incelemeler ve düzeltmeler sonunda bir fikir
birliği; yani insanlık birliği (ittihad-ı beşer) hasıl olacak, çeşitli
guruplarıyla insanlık arasındaki ihtilafın çözüme bağlanması yönünde bir
güven doğacaktır."

Tartışmalar yirmi iki celse sürüyor, ortaya çıkan sonuçların duyurulacağı ve
kullanılacağı konusu da son celsede müzakere ediliyor. Gazetelerde
yayımlayalım diyenlere karşı çıkanlar, "kendi kamu oyları nezdinde itibar
kaybından" korkuyorlar. Hindistan'dan katılan sünnî müslüman Şihabuddîn'in
teklifi ise şöyledir:

"Bu dünyanın en büyük işi genel bir barışa ulaşmaktır; çünkü insan en fazla
huzur ve rahata muhtaç, en çok yaşamaya istekli bir yaratıktır. Bunun
meydana gelmesi ise düşünce ve görüşlerde birlik sağlamaya bağlıdır. İslam,
Hristiyan ve diğerleri arasındaki uyuşmazlıkları bir tarafa bırakalım,
doğrudan Hristiyan milletinin her bir mezhebi ve her bir mezhebin her bir
şubesi ve her bir şubenin her bir cemaati arasında o kadar düşünce farkı
vardır ki, bunların tamamının yol, yöntem ve maksadını açıklamaya kalkışsak
bir kütüphane dolusu kitap yazmak gerekir. Bu kadar farklı inanç ve
mezheplere bölünmüş olanları bir noktada toplamak, ancak onların önderlerini
ve yöneticilerini bir müzakere meclisine sevk etmekle mümkün olabilir. Bunu
da ancak yöneticiler yapabilir; şu halde onlardan bunu istememiz gerekir..."


Osmanlıca'ya çevrilerek basılmış nüshası (288) sayfa tutan bu diyalog
metnini (İstanbul, 1333), yakında bugünkü dile çevirerek neşretmeyi
düşünüyorum.

Bu diyalog örneğinden çıkaracağımız sonuçlara gelince:

a) Zamanımızdan bir buçuk asır önce de dinler ve inançlar arası diyalog
toplantılarının yapıldığı görülmektedir.

b) Bu toplantı ve müzakerenin amacı karşılıklı tanıma, birbirini doğru
anlama ve bütün insanlığın barış içinde yaşamalarını sağlayacak ortak
noktalar bulmaya çalışma şeklinde özetlenebilir.

c) Dinler ve kültürler arasındaki çatışma, farklılığı istismar eden ve
çıkarları için kullanan elebaşıların destek ve yönlendirmeleri ile
gerçekleşmekte veya şiddet kazanmaktadır.

Trablus Diyalogu

İslam tarihi boyunca faklı dinlerden din adamları ile İslam alimleri
arasında karşılıklı görüşmeler, tartışmalar, davetler olmuştur. Bu arada
tarafların birbirleri hakkında yazdıkları kitaplar kütüphaneleri dolduracak
kadar çoktur. Bu kitaplarda İslam alimlerinin karşı tarafa iftira ettiğine,
asılsız iddialar ileri sürerek onları karaladığına dair örnek bulmak zordur.
Yahudilerin kutsal saydıkları Hz. Musa ile Hristiyanların kutsal bildikleri
Hz. İsa üzerine İslam alimlerinin toz kondurması da mümkün ve vaki değildir.
Bütün Müslümanlar bu iki zatın peygamber olduklarına inanırlar ve onlara
saygı ve sevgi duyarlar. İslam alimlerinin yaptıkları, eldeki değiştirilmiş
kutsal kitaplardaki çelişkilere dikkat çekmek, Hz. Muhammed'in o kitaplarda
da müjdelenmiş olduğunu açığa çıkarmak ve hahamlar ile kilise babalarının
-kendi dinlerinin de aslında bulunmayan- yanlış inanç ve uygulamalarını
tenkit etmektir. Karşı tarafa gelince bunlar hem Müslümanlara, hem onların
kutsal kitaplarına ve peygamberlerine daima dil uzatmış, iftiralarda
bulunmuş, karalamak için ellerinden geleni yapmışlardır. En insaflıları bile
açık ve seçik bir şekilde "...şehadet ederim ki Muhammed Allah'ın peygamberi
ve elçisidir" diyememiştir. Deyim yerinde ise "top onların ayağındadır", biz
vazifemizi yaptık, onların peygamber veya (haşa) tanrı bildiklerine, "birer
peygamber olarak" inanıyor ve saygı gösteriyoruz, şimdi sıra onlarda, "onlar
da bizim Peygamberimiz'i ve kitabımızı Allah'ın peygamberi ve kitabı olarak"
kabul etsinler, meselenin (ayrılık gayrılığın ve çatışmanın) en önemli
sebebi ortadan kalksın! Bunu yapmadıkları sürece (yani Peygamberimiz'i
yeterince tanıdıkları halde ona inanmadıkça) dinleri ne olursa olsun onlar,
Müslümanlara göre "kâfirler: yani inkarcılar"dır, Müslümanlara göre
ötekilerdir; bu durumda diyalog da Müslümanlarla ötekiler arasında bir
diyalog olacaktır.

Peki Müslümanlarla ötekiler arasında bir diyalog olamaz mı?

Bundan önceki yazılarımda bunun olabileceğini, olduğunu ve olması
gerektiğini yazdım. Şartlarına ve hassas noktalarına da işaret ettim. Bu
yazılarda verilen son örnek olarak, kendi nev'i içinde ilk olan bir
diyalogdan daha söz etmek istedim: 1976 Şubat'ında, Libya'nın başkenti
Trablus'ta, Libya Arap Cumhuriyeti ile Vatikan'ın ortaklaşa hazırladıkları
"İslam-Hristiyan Diyalogu Semineri". İlk oluşu, tarafların kimlik ve
özelliklerinden gelmektedir.

Diyalog seminerine din ve düşünce adamları, medya mensupları ve diğerleri
olmak üzere 600 kişi katılmış, diyalogun taraflarını da seçilmiş on beşer
kişi temsil etmiştir. Türkiye'den gözlemci olarak katılan yedi kişi
şunlardır: Dr. Lütfi Doğan (o zamanki Diyanet İşleri Başkanı), Dr. Ali
Arslan Aydın (o tarihte Din İşleri Y. Kurulu Başkan Vekili), şimdi
unvanlarıyla Prof. Dr. Mehmet Hatipoğlu, Prof. Dr. Salih Tuğ, Mustafa Runyun
(mehum), Prof. Dr. Yusuf Ziya Kavakçı, Osman Saraç (merhum).

Seminerde tartışmak üzere dört ana konu seçilmiştir: 1. İki dinin modern
dünyada bir hayat ideolojisi olma şansları. 2. Allah inancının sosyal
adalete ulaşmadaki rolü. 3. İki din arasındaki ortak inanç esasları. 4.
Batıl inançlar ve iki dinin mensuplarını birbirine düşüren inanç ve
anlayışları ortadan kaldırma metodları.

Bu dört konuda karşılıklı tebliğler sunulmuş ve tartışmalar yapılmıştır.
(Hem tebliğ hem de tartışmaların özetini, seminere katılan D. Ali Arslan
Aydın'ın İslam-Hristiyan Diyalogu... isimli kitabında bulabilirsiniz;
Ankara, 1977).

Benim bir iki yazıda vermek istediğim noktalarına gelince:

1. Devlet Başkanı Muammer Kaddafi bazı celselere katılmış ve oldukça önemli
konulara temas eden bir konuşma yapmış, taraflara da bazı sorular sormuş,
tekliflerde bulunmuştur. Bu tekliflerden bir de Hz. Muhammed'in, karşı
tarafça da peygamber olarak tanınmasıdır. Bu konuda Kaddafi şunları
söylemiştir:

"Bizce Yahudilerin ve Hristiyanların en büyük problemi Hz. Muhammed'in (s.a.)
peygamberliğine itiraz etmeleridir. Bu büyük bir hatadır... Hz. Muhammed'in
peygamberliğini murad eden yüce Allah'ın ezeli irade ve takdirine karşı
çıkmaktır... Bu inkar hareketi zamanla (Yahudilerden) Hristiyanlara da
intikal etmiş, dört İncil'den ve Kitab-ı Mukaddes'ten Hz. Muhammed'in ismi
silinmiş, peygamber olduğunu açıklayan ayetler değiştirilmiştir. Bu husus
Kur'an'da Hz. Muhammed'e bildirilmiş, Allah tarafından ilan edilmiştir...
Şimdi Ehl-i Kitab'a soruyorum: 'Hz. Muhammed'in peygamberliğini inkar
etmeye... devam edilecek mi, yoksa gerçeğe dönülecek mi?..."

Kaddafi'nin bu konuşmasından sonra söz alan Hristiyan heyeti başkanı
Kardinal S. Pignodelli, "Hz. Muhammed'in peygamberliği" meselesinin
Vatikan'da incelenmekte olduğunu ifade etmiştir.

Yüzlerce seneden beri bu inceleme bir türlü bitmiyor ve sanırım hâlâ
inceliyorlar veya böyle geçiştiriyorlar.

1-6 Şubat-1976 tarihinde yapılan ve dört ana konu etrafında cereyan eden
diyalog seminerinde yapılan konuşmalar ve tartışmalar sonunda bu dört konu
ile ilgili olarak şu sonuçlar açıklanmıştır.

1. Din bütün ideoloji ve doktrinlerden daha üstündür, onlardan biri gibi ele
alınamaz.

2. Müslümanlık ve Hristiyanlık "Bir ve tek olan Allah'a iman"da
birleştiklerine göre ruhi ve manevi değerlerin, ahlak kurallarının ve insan
mutluluğunun gelişmesi için ortak çalışmalar yapmalıdırlar.

3. Sosyal adalet Allah'a imanın tabii bir sonucudur, meyvesidir.

4. İki taraf insanlığın hayrı ve saadeti için ortak çalışma, yardımlaşma ve
karşılıklı saygıya dayalı yeni bir dönemin açılmasına gayret etmelidirler.

Diyalogun karar ve tavsiyeleri de 24 maddede toplanmıştır. Burada önemli
birkaç maddeyi vermekle yetineceğim.

1- Taraflar, semavi dinlerin tamamında adı geçen bütün peygamberlere
saygılarını teyit ve bunlara dil uzatanları takbih ederler (kınarlar).

2- Allah'ın değerli kıldığı "insan haysiyetini" zedeleyen ırk ayrımcılığının
bütün şekillerini reddederler ve kınarlar.

3- Taraflar inanç özgürlüğünün zorunlu olduğunu, din kurallarına uyulması
gerektiğini, ailelerin çocuklarını inançlarına göre yetiştirme haklarının
bulunduğunu belirterek din ve inanç yüzünden yapılan her türlü baskıyı
protesto ederler.

4- Taraflar, barışın, dinin temel ilkelerinden bir olduğunu hatırlatır,
bunun hak ve adalet temeli üzerinde gerçekleşmesini ümit ederler.

5- Her iki taraf, bütün semavi kitapların dünya dillerine tercüme edilmesini
teşvik eder ve bunların yayımlanmasını, okunmasını yasaklamayı kınarlar.

6- Taraflar, ders kitaplarında, iki din ile ilgili olarak yer alan yanlış
bilgilerin, inanç esaslarına uygun olarak düzeltilmesi için ortak bir
çalışma yapılmasının zaruretini beyan ederler.

7- Her iki taraf, karşı tarafın mensuplarını dinlerinden döndürmek için
yapılan çalışmalardan vazgeçilmesini tavsiye ederler.

8- Her iki taraf Kudüs şehrinin Araplığını inkar eden ve Kudüs'ün
Yahudileşmesini, bölünmesini veya uluslararası bir şehir statüsüne
sokulmasını hedef alan planları ve kutsal yerlere saygısızlık teşkil eden
girişimleri reddederler.

Trablus diyalogunda yapılan konuşmalar ve alınan kararlar gözden
geçirildiğinde diyalogun yararlı olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Ancak bu ve
benzeri toplantılarda alınan kararların çoğunun kağıt üzerinde kaldığı,
toplantıların arka planında hemen daima başka maksatların bulunduğu ve asıl
bu masatların gerçekleşmesi için gayret gösterildiği de bir gerçektir. Ama
durum ne olursa olsun insanlar niyetlerine göre değil, beyanlarına
(söylediklerine, altına imza attıkları sözleşmelere, teahhütlere) göre
sorgulanır, sorumlu tutulurlar. Gerek Trablus toplantısında ve gerekse daha
sonra yapılan toplantılarda yapılan konuşmalar ve alınan kararlar da bu
beyan ve sözleşmelere dahildir. Taraflar bu kararların üzerine gitmeli,
bunları referans olarak kullanmalı ve hem bu iki dine hem de diğer inançlara
mensup olan insanlığın daha huzurlu, daha adil, daha az problemli bir
dünyada yaşamaları için ortak gayret sarfetmeye devam etmelidirler.

Not: Bayramınızı şimdiden tebrik ederim. Nasip olursa bir bayram yazısı
yazarım. Ama o gün geç olacağı için şunu şimdiden söylemek ihtiyacını
hissettim: Sıradan insanlar bayram günlerini tespit ile yükümlü
kılınamazlar, bu iş onları aşar. Yapacakları şey, Diyanet'in belirleyip
takvimine yazdığı gün bayram yapmaları, başkalarına da kulak vermemeleridir.
Onların sorumluluğu bundan ibarettir. Niçin Diyanet? Çünkü o kurum bu işi,
(siyasi veya başka) hiçbir baskı altında kalmaksızın ilmin ve dinin
gerektirdiği gibi yapmaktadır.

17.Aralık.2004 - 16.Ocak.2005

 
< Önceki   Sonraki >

Sözler

Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara adil davranmanızı yasaklamaz. Allah, yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için onlara yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte zalimler onlardır. (Müntehine, 8-9)

 
Advertisement

Gençadam Bülteni




İstatistikler

Ziyaretçiler: 3001091
Şuanda 2 misafir bağlı