Işığı daima yanan evlerden biridir o. Günün hangi saatinde olursa olsun, sığınanları bağrına basan, açları doyuran, yüreği acıyanları sarıp sarmalayan ve kutlu sakinlerinin en içli iniltilerine sır arkadaşlığı yapan sımsıcak bir yuva. Batının batısında, doğunun bütün motiflerinin mümessili bir Anadolu ocağı. İşte o evdedir Asrın Garibi, o evin bir odasında. O ev okyanusun ötesinde ama onun odası vallahi Erzurum’da, billahi Edirne’de, tallahi İzmir’de. O ev Amerika’da ama o oda Türkiye’de; o odanın sâkini kalben, hayâlen ve rûhen dünyanın her bucağında, bütün kalbi kırıkların yanında. Çağın Ebu Cehilleri kendilerine göre bir “yeni dünya” hayatı tahayyül etseler de, o ilk kez “Vira bismillah” dediği zamanki sadelik ve duruluğunda. Bazılarını buna inandırmak ve onların boğuldukları derin suları ayağı ıslanmadan geçenlerin de var olduğunu kendilerine anlatmak ne kadar da zor! Var mı ki, böyle bir vazifemiz?! Fakat, gönül istiyor ki, su-i zanlara ve iftiralara girmesin hiçbir mü’min kardeşimiz...

 

 
Tarihçi Mustafa Armağan Bey ile Röportajımız (3) Yazdır E-posta
Yazar ::Genç::Adam   
3. Osmanlı hakkında bir vakte kadar sürekli karalama suretinde bir tarih eğitiminden geçtik. Ama son 15-20 seneden bu yana da buna bir tepki hareketi olarak aşırı ve gereksiz ve kısmen de yanlış bir övgü içine girdik... Acaba bu konudaki denge nasıl olmalıdır? Ne zaman tarihi kendi esasları ile kritiğe tabi tutmasını öğreneceğiz?
‘Sürekli karalama’ denilebilir mi? Emin değilim o kadar. Çünkü Fatih’e, Yavuz’a, Kanuni’ye sıra geldiğinde tarih kitaplarımızın onları nasıl büyük Biz’in gurur duyulacak sayfaları arasına kattıklarını görmezden gelemeyiz. Yani okul kitaplarımız toplumdaki ana tarih algısından o kadar da uzakta durmuyor bana göre. O algıdan besleniyor ve dönüp o algıyı beslemeye soyunuyor. Mesele bu bence.
Kemalist olsun, İslamcı olsun, solcu olsun, şu bu olsun, aydınlarımız neredeyse ağız birliği etmişçesine Osmanlı tarihinin parlak dönemlerini başlangıçtan Kanuni devrine kadar getirip orada bitirirler. Mesela 1934’de liseler için yazılan bir tarih kitabında (Hamit ve Muhsin, Türkiye Tarihi, İstanbul 1930, Maarif Vekaleti Yayınları, s. 139 ve 172) şu ifadelere rastlıyorsunuz:

 

Mamafih devletin idaresini teşkil eden bu unsurlar, hükümdar, devlet ricali, ordu ilk zamanlardaki vasıf ve seciyeleri ile teşkilâtını muhafaza ettiği müddetçe istilâ ve fütuhat için mükemmel bir makine halinde işliyordu. Halbuki bunlar Süleymanı Kanuni devrinden itibaren gittikçe bozulmağa, tereddiye başlamışlardı… Artık fütuhat nasıl durmuş ise idare de öylece aksamağa başlamıştır. Bundan sonra saltanat makamından başlıyarak yeniçeri neferliğine varıncaya kadar her mevkie ve her yere kıymetçe dun eşhas [düşük değerde kişiler]  geliyor, devlet idaresi her gün biraz daha intizamından kaybeyliyordu.  

 

Şimdi bu ifadeleri, bizden bir kalemin yazdıklarıyla kıyaslayalım. Ünlü bir tarihî romancımız (artık ismini de siz bulun) birkaç yıl önce kendisiyle yapılan bir röportajda bakın neler demiş:

 

Biz bugün bozulmaya başlamadık ki, 400 seneden beri bozulageliyoruz… Pek çok Türk ve yabancı tarihci Osmanlı’nın bozulmasını Kanuni Sultan Süleyman’a kadar götürüyor. Ruhsal bozulma olmazsa hiçbir kurumda bozulma olmaz. Yani önce ruhumuz kirlendi. Tabii, kurumlar da kirlendi…. Osmanlı, rehavet içinde uyumaya çekildi. Uyandığında şartlar değişmiş, Avrupa başını alıp gitmişti. Paniğe kapıldı. Paniğin arkasından “yenilmişlik kaygısı” ile “aşağılık duygusu” geldi.

 

Bir fark görebiliyor musunuz? Ben göremiyorum da!
Aslında bizde tarih eğitimi değil de tarih öğretimi gayet selektif; yani seçici ve pragmatik bir temelde işliyor. Pedagojik olarak bazı olayları seçerek öne çıkarmakta, bazılarını da geri plana itmekte belki haklılar ama işe ideoloji karıştığı an arap saçına dönüyor tarih.
Açalım biraz.
Kanuni’ye kadarki dönemi ‘bizim’ tarihimiz, ondan sonraki dönemi ise ‘ötekilerin’ tarihi olarak kurgulayan bu sakat anlayış ne kadar bilimsel, ne kadar tutarlı, hatta ne kadar iddia ettiklerinin tersine ‘millî” olabilir? Burada düpedüz zamanın belli bir noktasından itibaren kendisini tarihin akışı dışına çıkaran ve aktör koltuğuna Avrupalı özneyi oturtan sömürgeci bir ikili (binary) mantık devrededir ve kabul edelim ki, resmisi olsun, özeli olsun tarih anlayışımızın temeli bu mantığın etkisiyle haraptır. Bu mantık, dünyayı ikiye ayırır. Kendinin iyi ve kötü yönleri ile Batı’nın iyi ve kötü yönleri vardır ve saf saf iyilikleri alıp kötülükleri bırakabileceğini sanır. Oysa Sir Bernard Shaw’un, kendisine bu zekasıyla ne muhteşem bir çift olabilecekleri iltifatını yollayan güzel sarışına söylediği gibi, ‘Peki ya tersi olursa?’ Yani Batı’nın kötü yanlarıyla kendisinin kötü yanları birleşirse ne olacaktır? Bunun bir garantisi var mıdır? Yoktur. Olmadığı için de zaten bu ikili mantık kendi içinde çöküyor zaman zaman.
Tarih alanında da bu ikili mantığın işlediğini görüyoruz. ‘Osmanlı’nın iyi ve güçlü olduğu zamanları al, sonra yükselişe geçen Avrupa’nın bilim ve teknolojisini al, diğerlerini bırak’ şeklinde özetlenebilecek aşırı derecede seçmeci bir tarih anlayışının kurbanıyız hepimiz. Bundan kurtulamadıkça da Osmanlı tarihinin özgürleşebilmesi mümkün değildir. Tarih özgürleşemeyince bizim özgürleşebileceğimizi sanıyorsanız aldanıyorsunuz.
Bu durumda bir yandan ‘bize öğretilen tarihi’ eleştirel bir gözle yeniden okumaya girişirken, öbür yandan da tarihin kendisini yeni bir gözle incelemeye, taramaya, didiklemeye girişmeliyiz.
Şöyle özetleyeyim söylediklerimi:
Siz Kanuni’nin ölümünden 150 yıl sonra üç büyük devlete karşı savaşabilen ve sonunda Belgrad Antlaşmasıyla Karlofça’nın kayıplarını kısmen de olsa telafi edebilen bir devlete ve onun toplumuna, uyuyan bir devlet ve uyuşmuş toplum gözüyle bakıyorsanız, 1703’de sivil bir ayaklanmayla II. Mustafa’yı tahttan indiren onbinlerin muazzam yürüyüşünü görmezden geliyorsanız, Çanakkale’de Mohaç’ın ruhunu yaşatan iksirin Kazasker Mustafa İzzet Efendi gibi bir evrensel dehanın eserlerine serpiştirilmiş olduğunu bilmiyorsanız, Yunus’un dediği gibi ‘ya nice okumaktır’?
Sahi bilen, tanıyan var mıdır Kazasker Mustafa İzzet Efendi’yi? Neden bilmeyiz? Çünkü onun gibi dehaları yetiştiren bir 19. yüzyıl bizim için gerileme ve bozulma dönemidir de ondan. ‘O bozulma asrında adam mı yetişir ki?’ saplantısı yüzünden tarihin yüzüne perde çekiyoruz. Kaybeden kim oluyor? Onlar mı, yoksa biz mi? Sanki biz o bozulmuş dediğimiz dönemden daha ilerideyiz de, halimize bakmayıp dudak büküyoruz üstelik.
İnsanlar yaşadıkları çağı gözlerinde biraz fazla büyütürler. Önemli olan diğer çağların bize nasıl baktıkları değil midir? Çağımız, çağlar terazisinde tartıldığında kaç gram gelecek acaba? Her biri kendi alanlarında rakipsiz olan Dede Efendi’yi, Kazasker Mustafa İzzet Efendi’yi, Cevdet Paşa’yı yetiştirmiş bir medeniyet geriyse biz niceyiz, bir düşünelim, olmaz mı?
 
< Önceki   Sonraki >

Sözler

Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara adil davranmanızı yasaklamaz. Allah, yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için onlara yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte zalimler onlardır. (Müntehine, 8-9)

 
Advertisement

Gençadam Bülteni




İstatistikler

Ziyaretçiler: 3165972