Tedricilik prensibini bugün nasıl kullanabiliriz? Yazdır E-posta
Yazar Ahmet Kurucan   
Tedricilikten bahsediyor ve özellikle dini tebliğ istikametinde Efendimiz eksenli örneklerden hareketle, sebepler dairesi içinde yaşadığımız gerçeğine vurguda bulunuyorduk.

Evet, bizlerin Allah'ın hususi mahiyetteki lütuf ve ihsanlarına diyeceği bir şeyi elbette olamaz. Keşke sebeplerin yaratıcısı olan Allah, bize hep sebepler üstü, hususi eltafı ile muamele buyursa! Ama ne çare ki sebepler dünyasının dışına çıkma imkanımız yok. Bu nedenle bizler, plan ve projelerimizi Rabbimiz'in ekstra lütuf ve ihsanlarına göre değil, tekvini ve teşrii kurallarına bağlı olarak yapıyoruz. Öyle de yapmak zorundayız; çünkü kul olmamız böyle davranmamızı gerektiriyor.

Bakın bu çizgide bir başka misal; Efendimiz (sas) İslam'a girmek için kendisini ziyarete gelen Sakif heyetinin zekat vermemek, cihada çağırılmamak ve namazın kendilerine farz olmaması şartlarından ilk ikisini kabul ediyor; ama sıra namaz şartına gelince "Namazsız bir dinde hayır yoktur." diyerek teklifin bu kısmını reddediyor. (Ebu Davud, Haraç, 26) Halbuki ister namazla mukayese edilsin, isterse müstakil olarak ele alınsın, zekat ve cihadın yeri dinde malumdur. Buna rağmen Efendimiz, heyetin bu teklifini kabul ediyor ve bu hadis, tedriciliğin temellendirilmesinde ulemanın kullandığı en önemli delillerden biri olarak karşımıza çıkıyor.

Bir başka nokta; en son söylenecek şeyi ilk baştan söyleme, muhatabı hem ilgili meseleden hem de ilgili çevreden kopartır. Yalan mı söyleyeceğiz? Elbette hayır! Ama muhatabın söz konusu edilecek mevzuları kabullenmesi için öncelikle zihni, fikri, kalbi ve ruhi hazırlığın yapılması şarttır. Kanser gibi ölümcül bir hastalığa yakalanmış kişilere bile hastalığı söylenirken nasıl hazırlıkların yapıldığı herkesçe malumdur. 20, 30, 40, 50 yıllık inancına, kültürüne, alışkanlıklarına ve çevresine rağmen yeni bir hayat stilini teklif etme, ölümcül kanser hastalığını bildirmekten daha zordur. O halde bu zorluk hesap edilerek ön hazırlığın yapılması şarttır.

Sözünü ettiğimiz konuda düşülen ve insanları tereddütte bırakan en önemli mevzu, dinde asıl ile fer', evrensel ile tarihsel, sabit ile değişken hükümlerin, emirlerin, yasakların birbiri ile karıştırılmasıdır. Bir başka tabirle dini olanla örfi olanın, içtihadi olan ile olmayanın, tam anlamıyla ayırt edilememesidir. Bu durum, ister istemez hem samimi hislerle dinini anlatmak için her türlü fedakarlığa katlananları hem de bu hakikatlere muhatap olanları ciddi bir ikilem içinde bırakmaktadır. Zaten modernist, muhafazakar, mutaassıp hep bu karışıklıktan dolayı ortaya çıkan fiili durumu nazara veren isimlendirmelerdir.

15 asırlık İslam tecrübesinin bu çerçevede bizler için yeterli bir tecrübe olduğunu düşünüyorum. Yeter ki son sözü bir uzmanın ağzından alalım ya da kaleminden okuyalım. Unutmayalım; bu, özden uzaklaşma değildir. Aksine aradaki mesafeleri aşarak öze yakınlaşmaktır. Zira biliyoruz ki tarih boyunca özünden uzaklaşan milletler tarihin çöplüğüne malzeme olmuştur.

Konuyu Fethullah Gülen Hocaefendi'nin konuyla alakalı bir izahıyla kapatalım; mealen ifade edeyim: "Tedvin döneminde her nedense Efendimiz'in hadisleri, fiili davranışları kendilerine 'neden, niçin' sorularının sorulduğu bir tarz yerine genelde 'nasıl' sorusuna tam ve net cevapların verildiği bir şekilde ele alınmıştır. Halbuki işin felsefesi açısından 'nasıl'dan ziyade, 'niçin' sorusunun cevabı aranmalı, kavli ve fiili sünnetlerin arkasındaki illetler/sebepler daha net ortaya konulmalı ve bunlar İslam eğitim tarihi boyunca tedris müfredatı içine alınmalıydı. Sahabe, bu konuda çok önemli bir kaynaktır. Kur'an'ın nüzulüne şahit, Efendimiz'in hayatına vakıf, neyi, nerede, ne zaman, nasıl ve neden yaptığını, söylediğini en iyi bilen onlardır. Ama tedvin döneminde gerektiği ölçüde sahabeye müracaat edildiğini söylemek çok zordur. Bu sözlerle selefi ta'n u teşnide bulunduğum zehabına kapılınmasın. O dönemde yapılmamış, yapılamamış, belki ihtiyaç da olmamış olabilir. Ama günümüzde buna şiddetle ihtiyaç var. Bizler zamanımızın çocuğu olduğumuza göre, zamanımızın bizden istediği bu görevi yapmak zorundayız. Hadis müdevvenatını, fıkhın bütününü bu gözle incelemek mecburiyetindeyiz. Buralardan çıkartacağımız dersler, bugünkü dünyada bizi vicdan darlığına mahkum olmaktan kurtaracak, hareket alanımızın genişlemesine vesile olacaktır. Bu da her bir Müslüman'ın vazifesi olan iyiliği emretme, kötülükten sakındırma görevini daha rahat ve daha net bir şekilde yapmasına imkan sağlayacaktır."

31 Mayıs 2007, Perşembe
 
< Önceki   Sonraki >