Bediüzzaman'ın talebesinden Diyalog Hizmetlerine tam destek Yazdır E-posta
Yazar www.ittihad.com.tr   

Diyalog ve Hoşgörü hakkında Bediüzzaman Hazretlerinin talebelerinden Abdulkadir Badıllı ağabey'in yorumu

Diyalog, Fransızca bir kelime olup “dialoque” şeklindedir. Manası, iki veya daha çok kişinin beraber oturup, herhangi bir mevzuyu tartışıp konuşması demektir. Ancak birkaç senedir “Dinlerarası Diyalog” veya “Semavi Dinler Arasında Diyalog” tarzında bir girişimin başlamasına öncü ve vesile olmuş çok muhterem, çok müttaki ve çok alim olan Fethullah Gülen Ho­caya, dinin ve vicdanın kabul edip kaldıramayacağı kadar ağır gıybetler ve şeni’ ittiham ve iftiralar yapılmaktadır. O çok ağır ittihamları yapan çevreler, doymak ve usanmak bilmez bir hırs ile meseleyi gündemde tutmaya devam ediyorlar. Fethullah Gülen Hocanın Bediüzzaman Hazretleriyle bir münasebeti, bir bağlılığı olduğu için, o çok aşırı taarruzlarının bir ucunu Bediüzzaman’a da uzatmak istiyorlar.

Baş mı, haşhaş mı tefrik edemediğim bir kişinin yandaşları tarafından o vefakar, cefa­kar ve 8 yaşından 88 yaşına kadar Kur’an, iman, din, İslami­yet, millet ve memleket için cansiperane, fedakarane hizmet etmiş ve İslam tarihinde –Peygamber(asm) ve sahabelerinden sonra– ilimde, mantıkta, müteşabihatı te’vilde, şeriat, tefsir ve hadis usulünde; ayrıca cihadda, ihlas ve takvada vesaire vesairede misli çok nadir bir allame-i cihan, bir mürşid-i nigahban ve bir mütefekkir-i azam hakkında şeni’, kaba büh­tanlar ve cahil bir ehl-i imana bile ya-kışmayacak galiz ittihamlar yapılıyor. Her ne ise...

Şimdi Bediüzzaman Hazretleri hayatta iken, şu oldukça genişletilen diyalog dedikleri şeyle bir münasebeti olup olma­dığı, İslam şeriatı açısından bunun bir mahzuru olup olmadığı nok-tasını dinin usulünü bilenlere bırakarak, onun iki teşebbü­sünü anlatalım:

Birincisi: Şubat 195l’de Üstad’ın izin ve müsaadesiyle talebesi İnebolulu Salahaddin Çelebi, İslam hattıyla yazılmış Risale-i Nurlardan derlenmiş Zülfikar kitabını, Hıristiyanlığın bir nevi dinî reisi olan Papa’ya, müellifi Hz. Bediüzzaman na­mına göndermiş. Zülfikar kitabını teslim alan Papalık Başka­tibi de, Hz. Üstad’a mektupla şu mukabelede bulunmuştur.

“Papalık Makam-ı Âlisi

Kalem-i Mahsusu Başkitabet

No: 232247

Vatikan Dairesi

22 Şubat 1951

“Efendim!

“Zülfikar nam el yazısı olan güzel eseriniz, İstanbul’daki makam-ı vekâleti vasıtasıyla Papa Hazretlerine takdim edil­miştir. Bu nazik saygınızdan dolayı gayet mütehassis oldukla­rını bildirirken, üzerinize Cenab-ı Hakkın lütuflarını diledikle­rini tebliğe beni memur ettiklerini arzeylerim. Bu vesileyle saygılarımı sunarım efendim.

        İmza

        Vatikan Beyin Başkatibi”[29]

Papa’ya gönderilen Zülfikar kitabı neydi, neden bahsedi-yordu?

Cevap: Zülfikar kitabı üç ana bölümden ibaret çok harika bir kitaptır. Bu bölümler:

1. Kur’an’ın Allah(cc) kelamı olup mu’cizatlı olduğu.

2. Risalet-i Muhammediyenin hakkaniyetinin harika hüc­cet ve delillerle ispatı.

3. İnsan öldükten sonra, tekrar dirilip haşrolunacağının is-patlarından ibaret bir kitap.

Nur risaleleri içinden hususiyle bu kitabı seçip gönderme­sinin herhalde ve elbette bir mana ve bir hikmeti vardı. Kur’an, Risalet-i Ahmediye ve haşir gibi, imanın üç büyük rükünlerini Hıristiyan aleminin reisine tebliğ etmesi herhalde bir vazife idi.

İkinci Teşebbüsü: 1953 yaz aylarında, yanına üniversiteli talebelerinden birisini alarak, İstanbul Fener Patriği Athenagoras ile görüşmüştür. Bu görüşmede Hazret-i Üstad Patrik’e sormuş: “Hıristiyanlığın din-i hakikisi olan tevhid ve nübüvveti kabul ettiğiniz gibi; Hz. Muhammed’i(asm) de pey­gamber ve Kur’an-ı Kerim’i de kitabullah olarak kabul ederse­niz ehl-i necat olacaksınız.”

Patrik Athenagoras cevabında: “Ben kabul ediyorum.” de­yince, Bediüzzaman: “O halde siz bunu dünyanın diğer ruhani reislerine de söylüyor musunuz?”

Patrik: “Söylüyorum amma, onlar kabul etmiyorlar” de­miş.[30]
Bediüzzamanın Papa’ya gönderdiği Zülfikar kitabıyla, Hıristi-yanların başı ve reisine yazılı bir tebligatta bulunduğu gibi, şu Fener Patriği’ne de şifahi bir tebligatta bulunmuştur. Şu iki mühim teşebbüs, yani İslam dini adına İslamın temel akidesini tebliğinde olsun, yazımızın üst taraflarında eserlerin­den yaptığımız alıntılardaki manalar olsun dinimize, İslam akidesine ters düşen yanlış bir şey var mıdır?.. Şeriat, usuliddin ve akaid ilimlerine dayanarak “Vardır!” diyen varsa, hemen fi­kir meydanına çıksın görüşelim. Kuytu köşelerde, karanlık mihrakların emirber neferliğinde fısıltı ile şeriatsız bir şekilde konuşmasınlar.

Mevzuya bir iki nokta daha ilave edelim:

1. Tevhid akidesini ve İslam dininin temel prensiplerini ehl-i kitaba (Hıristiyan ve Yahudilere) tebliğ etmenin iki yolu vardır. Birisi, mektup ve kitap göndermekle; ikincisi şifahi gö­rüşerek tebliğ etmektir. Bu iki tebliğ yolu, şahsî teşebbüs ve gi­rişimdir. Kuvvetli müslüman devletler, maalesef şimdiki de­virde mevcut olmadığından, devletten devlete umumi tebligat yapılamamakta, gereği de yerine getirilememektedir. Halbuki, Kur’an bu tebligat ve davetin yapılmasını emrediyor.

[31] diyor. Ve bu çağrı ve nida, Kur’an-ı Kerim’in daha birçok ayetlerinde geçmektedir. Bu durumda Bediüzzaman Hazretleri bu emre uyarak, şahsen Hıristiyan ruhanilerinin en ileri gelen-lerine o tebliğ ve daveti yapmamalı mıydı?.. Yani bazı alim-i cahillerin, örümcekli kafalarındaki gibi; ta ezelden onları (yani Hıristiyan siyasilerini değil, ruhani dindarlarını) kendimize ebedi can düşmanı ve bî-eman hasım olarak sayıp asla ve kat’a hiçbir görüşme, hiçbir yanaşma göstermeme tarzında mı olma­lıydı?.. Hayır!..

[29] Emirdağ Lâhikası, s. 62.; Mufassal Tarihçe-i Hayat, C. 3, s. 2042.
[30] Şu ahirki hadisenin izahatı için bkz.: Mufassal Tarihçe-i Hayatı, C. 3, s. 1837.
[31] Âl-i İmran Suresi, 64.
 
< Önceki   Sonraki >