İslamı öğrenmek Hıristiyanların da hakkı.... Yazdır E-posta
Yazar Av.Ramazan Kerpeten   

Max ya da yeni adıyla Abdüsselam, İslam’ın bir güneş gibi kalbine
doğduğu yeni Müslümanlardan. “İslam o kadar büyük ki, sloganlara hapsetmeye gerek yok, hayatımızla temsil edelim, yeter.” diyor.

Max Dahlstrand. Yeni ismiyle Abdüsselâm. 1969 doğumlu bu genç İsveçli, şu an bir Müslüman bayanla evli ve birisi 7 yaşlarında, diğeri 8 aylık iki çocuk babası... Bundan yaklaşık on iki yıl önce, Suriyeli bir Müslüman ile tanışmasıyla başlıyor her şey. O günleri şöyle anlatıyor:

“O zamanlar bir din aramıyordum açıkçası... Allah’a inanıyor muydum, onu bile bilmiyordum. O dönemki dinî inanışım beni Allah’a bir türlü yakınlaştıramamıştı. Evet, bir Müslüman’la tanıştım, bana İslâm diye bir dinin hususiyetlerinden bahseden, bana Allah’ın varlığından ve birliğinden bahseden bir insan... Anlattıkları bana çok ilginç gelmişti, beni İslâm’a yakınlaştırmıştı. O dönemden sonra artık Allah’a inanmaya da başlamıştım. Akabinde, Müslüman olmam iki yıllık bir süreç aldı.”
Konuşmalarının devamında, Abdüsselâm (Max), İslâm hakkında öğrenebileceği ne varsa bulup okumaya başladığını söylüyor. Gerçi İsveç’te o dönemde kendi dilinde bir eser bulması çok zormuş. O yüzden de İngilizce eserlerden bilgiler toparlamaya çalışmış. Derken bir gün bir caminin tanıtıldığı bir TV programına rastgeliyor. Hemen adresini alıp gidiyor camiye. Orada, ilk defa toplu halde Müslümanlarla ve kendisi gibi aslen İsveçli Müslüman olmuş kimselerle tanışıyor. İşte o iki yıllık yoğun arayışına manidar bir nokta koyuyor ve orada Müslüman oluyor!

İnsanların doğallığı etkiledi

“Gerçi artık ben hazırdım, sadece bir araya gelebileceğim, bu iş nerede olacak onu arıyordum. Bir de Müslüman olmuş kendi milletimden birilerini görmüş olmak da çok etkili olmuştu benim için. Çünkü ben artık yabancı Müslümanlarla konuşmak istemiyordum; yoksa hemen kitaplar verip bir şeyler empoze etmeye çalışıyorlardı. Halbuki ne de olsa ben Hıristiyan kültüründen geliyordum ve bizde misyonerlik diye bir olgu vardı; bundan da iyice dolmuştuk/ en azından ben!
 Beni asıl derinden etkileyen; yaşayan, yaşadıklarını konuşan insanların fıtrî hâlleri olmuştu. Gerçi bunların hepsi de vesileydi, hidayet nihayetinde Allah’ın takdiriydi.” Abdüsselam, Müslümanlık ve İslâm deyince çocukluğunda aklına gelen ilk imajdan bahsediyor: “11 yaşlarındayken, İslâm deyince TV ve gazetelere yansıyan bir İslâm devleti lideri portresi. Ürküten, terör ve şiddeti çağrıştıran bir portre!” Sözün burasında şu soruyu sormadan edemiyoruz: “Bir Müslüman fert olarak şu an çevreye çizilecek portre ne olmalı sizce?” Cevabı çok içten ve samimi oluyor:

“Müslümanlar ille de grup olarak değil, bir fert olarak da tebarüz etmeli... Örnek insanî duruşuyla. Bunda kıyafetin de bir önemi yok. İyi ve güzel bir insan olmak esas olanı. Hani mesela seyahat ediyorsun, bilmediğin bir yere geliyorsun, yardım isteyeceksin, bir yol, bir adres soracaksın... İşte orada yardım isteyeceğin kişinin gözünden anlarsın ya; işte Müslüman o türden bir insan olmalı! Güven telkin etmeli. Mühim olan insanî tarafı yakalamak. Sonra insanlar, güzel bir insan olarak sizi merak edeceklerdir, sonrasında sorular gelecektir. Gelince cevaplamalı. İlgi duyana anlatınca hüsn-ü kabul görür. Yoksa, benim kültürümde misyonerlik tarzı bir tebliğe karşı bir alerji vardır. Cami, dernek gibi kurumlara ziyaretler yapılsa yanlı bakış açıları değişir kanaatindeyim. Ama İslâm’ı yüzeyselleştirmeden, sığlaştırmadan.”

Abdüsselam’a göre sadece siyah ya da beyaz şeklinde değil, detaylı bir şekilde göstermeli İslâm’ı. İslâm o kadar büyük ki, afişe etmeye, slogan kalıplarına sokmaya hiç gerek yok: “Dışarıdan Müslümanları çok sığ görüyorlar. Aslında çok derin olduğu, kaynaklarının çok eski ve çok köklü olduğu gösterilmeli. Ta ilk insandan, Hz. Adem’den günümüze gelen köklü tarihi, esrarı. İnsanlar da köklü ve eski bir şeyler arıyor zaten. Bazıları ise günümüzde İslâm’ı modernize etmeye, modern yeni bir din gibi göstermeye çalışıyorlar, belki de iyi niyetlerinden... Sanki yeni bir buluşmuş gibi... Aslında hiç öyle değil, insanlığın aradığı da böyle bir şey değil zaten!”

İslam’ı yaşayarak anlatalım
“Avrupa İslâm dışı yaşamak, güven ve huzur bulmak zor. Hayatta bir anlam bulmak çok zor çünkü. Ve bu toplumda insanları farklı yerlere çekmeye çalışan unsurlar var. İnsanları parçalıyor, şaşkın ve değersiz hissediyorsun. Müslüman olduğum ilk günden itibaren değerli olduğumu hissettim. Hayatta yaptığımın bir anlamı var, zor anlarda güçlü bir dayanağım var artık!../ İslâm’ı anlatmada, kelimelerin önemi yok aslında; nasıl söylediğin önemli. Mesela, karşındakinin inançlarının yanlış olduğunu söylemek çok yanlış bir usuldür, bence! Ya da başkalarını Kuran’ın ilimsel, bilimsel delillerle sadece anlatmaya çalışmaktan ziyade, İslâm’ın doğal bir din olduğunu, nasıl olduğunu göstermek daha iyi olur. Zannetmiyorum ki, sahabiler İslâm’ı “böyle inanacaksın” diye ikna etmeye çalışmak daha etkili olur bence. Mesela Sahabi; güzel yaşantılarıyla gösterdiler, böyle anlattılar ve insanlar İslâm’ı onlarla gördü. İnsanlar, onların tuhaf olmadıklarını, hatta onların İslâm’la daha da güzelleşmiş olduklarını gördüler. Başkalarını ikna etmeye çalışmak doğru değildir yani.
İslâm’ın İsveç’te, Türkiye’de… Güneşte, ayda.. önemi aynıdır. İslâm’ın içindeki her unsuru göstermek, İslâm’ın yaşayan bir kültür olduğunu göstermek. Ve İsveçliler bunu bilmiyorlar!/ Diğer insanlara karşı daha açık olmalıyız; Hıristiyan olsun, Yahudi olsun, daha farklı dinlerde olsun.. İnsanlara gülümseyin, iyi olun. Bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Belki böylelikle, Allah’ın bizlere dağıttığı ışıktan onlar da istifade edebilir.
İyi bir örnek olmaya çalışmalı. Müslüman birisi, Müslüman olmayan birisiyle karşılaştığında belki ona doğruları söylüyordur ama; kızgın, sinirli bir tavrı varsa, beni sevdiğini hissedemem o zaman. E o zaman da bu dinle hiçbir irtibatın olsun istemiyorsun. Sözle davranış birbirini desteklemeli. Ama sana sevgi gösteren bir Müslüman gördüğünde çok farklı oluyor. Zira bütün insanları Allah yaratmıştır, hem de Müslüman fıtratı üzerine yaratmıştır. Belki sadece nefsin Müslüman değildir.

İnsanlara saygı, söylediğin sözden daha önemlidir. Önemli olan doğru şeyleri söylemek değil, doğru şeyleri yapmaktır, göstermektir. Saygılı, hoşgörülü ve herkese açık olmak; bunlar insanları etkileyecektir...”
Bu derin ve samimi sohbet koyulaşıyor... Söz, değişik dinlere mensup olanların birbirleriyle münasebetlerine geliyor. Abdüsselâm (Max), bu yönde bir diyaloğun iki açıdan çok iyi olduğunu belirtiyor; önyargıları yıkmak ve insanların karşısındakinin dinini de öğrenme hakkını kullanması... Bu hususta şunları ekliyor: “Hıristiyanların da hakkıdır İslâm’ı öğrenmek. Bana tavır almış olsaydı bütün Müslümanlar, ben İslâm’ı öğrenemezdim. Bu da Peygamber’in hayatına, sünnete uymayan bir davranış olurdu.”
Müslüman olduktan sonra, önceki dini hakkındaki düşüncelerindeki değişiklikler noktasında ise şunları ifade ediyor:
“Müslüman oldum, o zaman Hz. İsa’nın (as) gerçek bir insan olduğunu anladım. Eski inanışımda, buna yaklaşamıyorsun bile! Yerleşik inanışlar bir sosyal hayat, bir anda değişmesi beklenemez.”
Evet, on iki yıllık Müslüman olan ve şu an 36 yaşında olan Abdüsselâm (Max), bu sözlerle anlatıyor Müslüman oluşunu ve İslâm hakkındaki görüşlerini... Eşiyle birlikte bize ikram yarışında bulunurken, o samimi ve içten bakışlarıyla içindekileri yansıtırken, sözlerden çok daha ötesini anlatıyor bir çırpıda. Yani, onun tespitiyle “yolunuzu kaybetseniz, ilk görüşte adres sorabileceğiniz” bir güvenilirlik ve samimiyette bir duruşla!

 
< Önceki   Sonraki >