Işığı daima yanan evlerden biridir o. Günün hangi saatinde olursa olsun, sığınanları bağrına basan, açları doyuran, yüreği acıyanları sarıp sarmalayan ve kutlu sakinlerinin en içli iniltilerine sır arkadaşlığı yapan sımsıcak bir yuva. Batının batısında, doğunun bütün motiflerinin mümessili bir Anadolu ocağı. İşte o evdedir Asrın Garibi, o evin bir odasında. O ev okyanusun ötesinde ama onun odası vallahi Erzurum’da, billahi Edirne’de, tallahi İzmir’de. O ev Amerika’da ama o oda Türkiye’de; o odanın sâkini kalben, hayâlen ve rûhen dünyanın her bucağında, bütün kalbi kırıkların yanında. Çağın Ebu Cehilleri kendilerine göre bir “yeni dünya” hayatı tahayyül etseler de, o ilk kez “Vira bismillah” dediği zamanki sadelik ve duruluğunda. Bazılarını buna inandırmak ve onların boğuldukları derin suları ayağı ıslanmadan geçenlerin de var olduğunu kendilerine anlatmak ne kadar da zor! Var mı ki, böyle bir vazifemiz?! Fakat, gönül istiyor ki, su-i zanlara ve iftiralara girmesin hiçbir mü’min kardeşimiz...

 

 
Dârü’l-harp ve Dârü’l-İslâm Yazdır E-posta
Yazar Süleyman Kösmene   

İslâmiyet bir yeryüzü dînidir. Bölgesel veya mahallî bir din değildir. Hükümleri evrenseldir; emirleri her yerde geçerlidir. İbâdetleri her mekânda yapılır; haramları her ülkede haram; helâlleri her memlekette helâldir.

Dârü’l-harp ve dârü’l-İslâm tâbirleri ilk defa müçtehid imamlar döneminde hukûkî birer terim olarak ortaya çıkmış ve hukûkî bir takım düzenlemeler için kullanılmıştır. Dârü’l-İslâm, ahâlisi Müslüman olan ve Müslüman’ların hâkim oldukları yerlere; dârü’l-harp de İslâm hâkimiyeti altında bulunmayan, gayr-i Müslimlerin yaşadığı bölgelere denmiştir.

Dârü’l-harp ve dârü’l-İslâm mefhumlarının, günümüz Müslüman’ının pratik hayatını ilgilendirir tek bir meselesi yoktur. Yani bir Müslüman’ın İslâmın emirlerini uygulama, haramlarından kaçınma ve helâllerini tercih etme konusundaki yükümlülüğü Mekke’de veya Medîne’de ne ise, Türkiye’de de odur; Türkiye’de ne ise ABD’de, İngiltere’de, Almanya’da, Avustralya’da ve sâir gayr-i Müslim memleketlerde de odur!

ABD’nin, İngiltere’nin, Almanya’nın veya Avustralya’nın dârü’l-harp oluşu; bu ülkelerde yaşayan Müslümanların “dînî yükümlülük hayatlarına” ne ruhsat olarak, ne azîmet olarak, ne takvâ olarak, ne haramları helâl kılıcı, ne de helâlleri haram kılıcı hiçbir pratik sonuç doğurmaz. Beş vakit namazdan, Cuma ve Bayram namazlarına, zekâta, oruca ve hacca kadar bütün vecîbeler her memlekette diğer sıhhat şartları oluştuğunda geçerli olduğu gibi; içkiden zinâya, domuz etinden fâize, kumardan adam öldürmeye bütün haramlar da her ülkede istisnâsız haramdır.

Dârü’l-harpte fâizin câiz olduğu ve Cuma namazının kılınmayacağı iddiâlarının sahipleri eğer bir tezgâh peşinde değillerse, en mâsum şekliyle Müslüman’ları yanıltmaktadırlar. Çünkü fâizi haram kılan da, Cuma namazını farz kılan da Kur’ân’dır ve Kur’ân’ın nehyi ve emri mutlaktır, umûmîdir, her Müslümanı, her hâli, her yeri ve her ülkeyi kapsar. Kur’ân hiçbir zümreyi bu nehyin ve emrin dışında tutmadığı gibi, dârü’l-harpte bulunan Müslüman’ları her hangi bir dînî nehiyden veya emirden istisnâ tutucu sahih bir haber ve hadis de gelmemiştir. Hanefîlerden İmam-ı Ebû Yûsuf da dahil Şâfîi, Mâlikî ve Hanbelî ulemâsına göre haram her yerde haramdır. Müslüman her yerde kendi dîninin îcaplarına uymak ve haramlarına ve helâllerine riâyet etmek zorundadır.

Bir kimsenin dârü’l-harpte yaşıyor olması, Cuma ve Bayram namazlarını kılmasına mâni değildir. Bu namazlar, kılma imkânı olan her yerde kılınırlar ve İslâm’ın şeâiri olarak kılındığı her beldeyi aydınlatırlar, feyizlendirirler, nurlandırırlar, taçlandırırlar.

Ebu Hüreyre (ra) anlatır: Cuma meselesini sormak için Bahreyn’den Hz. Ömer’e (ra) mektup yazdık. O da cevaben: “Her nerede olursanız olunuz; Cuma’yı kılınız!” diye yazdı.”1

Zuhrî (ra) anlatmıştır: “Resûlullah (asm) Mus’ab bin Umeyr’i (ra) Medîne’ye Kur’ân öğretmek üzere gönderdiğinde, Mus’ab (ra) onlara Cuma namazını kıldırdı. Resûlullah (asm) gelmezden önce, Medîne’de ilk Cuma namazını kıldıran Mus’ab (ra) oldu.”2

Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm) ilk Cuma namazını, hicret esnâsında, Benî Sâlim Yurduna geldiklerinde kıldırmıştır. Bu vesîleyle bu mescide “Cuma Mescidi” denmiştir.

Binâenaleyh, dârü’l-harp ve dârü’l-İslâm ayrımına girmeden; Müslüman’lar imkân buldukları her yerde Cuma ve Bayram namazı kılmışlar; İslâmın emirlerini yaşamışlar, yasaklarından kaçınmışlar ve İslâm’ı tebliğ etmişlerdir.

Dipnot:
1- İbn-i Hacer, Metâlib’ül-Âliye, 1/162;
2- Hâşiyetü’Şelebî Alâ Tebyîn’il-Hakâik, 1/217.


 
Sonraki >

Sözler

“De ki: "Ey Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda müşterek bir kelimeye gelin. Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp bir kısmımız bir kısmımızı Rabler edinmeyelim." Eğer yine yüz çevirirlerse, deyin ki: "Şahid olun, biz gerçekten Müslümanlarız." (Al-i İmran Suresi, 64)
 
Advertisement

Gençadam Bülteni




İstatistikler

Ziyaretçiler: 3164796