| İnsaf beklentisi boşuna ! |
|
|
| Yazar Ahmet Kurucan | |
İsrail’in yaklaşık bir aydır devam eden ‘Hizbullah örgütüne yönelik’ diye başlattığı savaş ateşkes kararı ile şimdilik kesilmiş gözüküyor. Söz konusu savaşın dün, bugün ve yarına bakan yanları olduğu gibi, siyasî, askerî, ekonomik, kültürel, tarihî, dinî ve ahlakî birçok yönü var. Bir aydan beri yazılı ve görsel medyada bu boyutları esas alan politik ve akademik çevreler başta, farklı alanlarda faaliyet gösteren ulusal ve uluslararası örgütlerden gelen açıklamalar, kınamalar, yorumlar yapılmaktadır. Bütüncül bir gözle bunlara bakıldığında görülen şey, İsrail’in bütün dünyanın gözünün içine baka baka büyük bir cesaretle sürdürdüğü savaş üzerinde zihinler oldukça karışık. Ama vicdanı ölmemiş, kalbi sönmemiş, insanlıktan azıcık nasibi olan herkesin ortak kanaati şu ki; insanlık bir kez daha iflas ilan etmiş durumda. Bu yazımızda dinî perspektiften hadisenin masum sivillerin öldürülmesine yönelik kısmına dikkat çekeceğiz. Yahudilikte savaş... ‘Savaş öncesi karar ve savaş esnasındaki uygulamalarda dinî açıdan Yahudileri bu türlü davranmaya iten temel faktörler nelerdir?’ denecek olursa; malum, insanın dünya hayatında yaşam tarzını belirleyen değerler vardır. Başlangıçta aile, okul ve çevre tarafından eğitim ve öğretim vesilesi ile insana verilen bu değerler, zamanla kişinin mahiyetine mal olur ve onun ayrılmaz bir parçası haline gelir. Kimliğinin, varoluşsal yapısının, karakterinin bir parçasıdır artık o insan için o değerler. Din ve dinî öğretiler bu aşamada öncelikli bir yere sahiptir. O değerlere iman, imanın derecesi ve yaptırım gücü nisbetinde insan seviye ve konum kazanır. Sözgelimi Allah’a ve atom ağırlığı miktarınca yapageldiği müsbet ve menfi her şeyden hesap vereceği ahiret gününe inanan bir Müslüman’ın, Kur’ani ve Nebevi emirlerin/yasakların dışına çıkması düşünülemez. Konumuz özelinde misal verecek olursak, Hz. Peygamber’in savaş esnasında masum çocuklar bir kenara, eli silah tutsa bile savaşa müdahil olmayan sivillerin öldürülmesini yasaklamış olması, Müslüman’ın bu çerçeveye giren insanları öldürmemesi için yeterlidir. Aynı misali tersinden ve Yahudiler için düşünecek olduğumuzda, dinî değerlerine bağlı bir Yahudi için savaşta asker-sivil, yetişkin-çocuk düşman cephesinde yer alan herkesin öldürülmesi dinî bir emirdir. Nitekim Hahamlar Konseyi’nin Lübnan saldırıları esnasında, emzikteki bebeğin dahi öldürülebileceğine dair verdikleri fetva bütün dünya kamuoyunun malumu bugün. Meseleye bu perspektiften bakan ve buna inanan bir şahsın, insanlık denilerek dile getirilen itirazları ne anlaması, ne de anlasa bile kabullenmesi ve masum kıyımına son vermesi mümkündür. Zira ortada bir masum yoktur onun için. İşte bunun için diyoruz ki; bugün savaşa taraf olan ve dininin bir emrini yerine getirip sevap kazandığına inanan Yahudilerden katliama son verme gibi bir insaf beklentisi içinde bulunmak yersiz bir beklentidir. Bu sebeple olsa gerek, savaşın başladığı günden bu yana Lübnan canibinde öldürülen sivil insan sayısının 1113 ve bunların 350’sinin 12 yaşından küçük olması hiçbir anlam ifade etmemektedir onlar açısından. Hatta dünya kamuoyundan bu çerçevede gelen tepkiler onların iştahını kabartmakta, tepkilerin çokluğuna bağlı olarak doğru yolda oldukları kanaatleri pekişmektedir. Şimdi can alıcı soru şu: Gerçekten -bizim inancımıza göre tahrif edilmiş olması mahfuz- Allah’ın kitabı olan Tevrat’ta böylesi beşeri ya da İlahi dini anlayışla bağdaşması, hele Hz. Musa gibi bir ulü’l-azm peygambere isnadı imkansız olan böylesi emirler var mıdır? El-cevab; evet. Savaşların ele alındığı yerlerde geçen bazı Tevrat ayetlerini bağlamlarından kopuk olarak ele aldığınızda bu çerçevede birçok ayet görmemiz mümkündür. Birkaç ayeti isterseniz yorumsuz aktaralım: “Tanrınız Rab kenti elinize teslim edince, orada yaşayan bütün erkekleri kılıçtan geçirin. Kadınları, çocukları, hayvanları ve kentteki her şeyi yağmalayabilirsiniz. Tanrınızın size verdiği düşman malını kullanabilirsiniz. Yakınınızdaki milletlere ait olmayan sizden çok uzaktaki kentlerin tümüne böyle davranacaksınız.” (Tesniye, 20; 13-15) Bu ayetlerin devamı olan 16. ayet ise çok daha keskin ve net bir ifade kullanmakta: “Ancak Tanrınız Rabbin miras olarak size vereceği bu halkların şehirlerinde soluk alan hiçbir canlıyı yaşatmayacaksınız.” (Tesniye; 20/16) Bir başka ayet Hz. Musa döneminde arz-ı mev’ud’da (va’d edilmiş topraklarda) yaşayan Amelika veya Amalek kavmine yönelik bir emir: “Şimdi git, Amelikalılara/Amaleklere saldır. Onlara ait her şeyi yok et, hiçbir şeyi esirgeme. Kadın, erkek, çoluk-çocuk, öküz, koyun, deve, eşek hepsini öldür.” (1. Samuel, 15/3) Aslında dün, bugün ve ihtimal yarın Yahudilerin ‘ötekilerle’ olan ilişki ve özellikle savaşlardaki davranış şekillerini anlatan bu ayetlere iki ayrı açıdan izah getirebiliriz. Bir; Tevrat’ın tahrif edilmiş kısmındandır; dolayısıyla hükmü yoktur. İki; tahrif edilmediyse; ayetler tefsir usulü ilminin temel prensiplerinden olan sebeb-i nüzul ile dönemin siyasi, sosyal, kültürel dinî arka plan şartları zaviyesinden yeniden yorumlanmalıdır.Tevrat’ın tahrif edilmesi ve... Ama bir Müslüman bakış açısıyla söylediğimiz bu yaklaşımlar Yahudiler tarafından kabul edilmemektedir. Hususiyle Tevrat’a ortodoksça yaklaşan ve hatırı sayılır bir çoğunluğa sahip kitlenin desteklediği literal bakış açısına sahip kesim, sözü edilen ahkamın kıyamete kadar geçerli olduğuna ve Tanrı’nın yani kendi hükümranlıklarının yeryüzünde hakim olacağı güne kadar buna engel olan her düşmanla savaşmanın ebedi bir zorunluluk olduğuna inanmaktadırlar. İşte dün Filistin, bugün Lübnan, yarın -Allah muhafaza- bir başka ülkenin cephe olduğu, olacağı savaşlarda her ne kadar perde gerisinde başka siyasi, ekonomik, askerî, kültürel vb. emellere dayalı gerekçeler olsa da, cephe önüne sürülen kişilerin motive edilmesi bu esaslarla olmaktadır. MS 70 yılında Hz. Süleyman mabedinin Titus tarafından ikinci defa yıkılmasından bu yana geçen metin merkezli sürgün döneminde onlar bu ve benzeri yorumlarla beslenmektedir. Bu da bizim ‘insaf beklentisi boşuna’ tespitimizi destekleyen bir unsurdur. Hasılı; kim ne derse desin, dinî, ahlakî ve insanî değerlerden uzak bir medeniyetin uzun boylu abad olması düşünülemez. Zulüm insanlık tarihi boyunca zafere ulaşmamıştır. Kötü tuzak er veya geç mutlaka sahibinin başına dolanmıştır. ‘Biz asırlarca vatansız yaşadık, sıra başkalarında’ sözüyle özetlenebilecek intikam mantığı ile bir yere varılamaz. Hele başka ülkelerin ilgili bölgede maddi çıkarları uğruna karakolluğunu yaparak güvenliğini korumak, korumaya çalışmak, koruduğunu zannetmek sadece bir aymazlıktır. Tarih boyunca şiddet, hep şiddet doğurmuştur. Kin, nefret, öfke, gayz ile insanlık hiçbir problemini çözememiştir, bundan sonra da çözemeyecektir. 17.08.2006 |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


