Işığı daima yanan evlerden biridir o. Günün hangi saatinde olursa olsun, sığınanları bağrına basan, açları doyuran, yüreği acıyanları sarıp sarmalayan ve kutlu sakinlerinin en içli iniltilerine sır arkadaşlığı yapan sımsıcak bir yuva. Batının batısında, doğunun bütün motiflerinin mümessili bir Anadolu ocağı. İşte o evdedir Asrın Garibi, o evin bir odasında. O ev okyanusun ötesinde ama onun odası vallahi Erzurum’da, billahi Edirne’de, tallahi İzmir’de. O ev Amerika’da ama o oda Türkiye’de; o odanın sâkini kalben, hayâlen ve rûhen dünyanın her bucağında, bütün kalbi kırıkların yanında. Çağın Ebu Cehilleri kendilerine göre bir “yeni dünya” hayatı tahayyül etseler de, o ilk kez “Vira bismillah” dediği zamanki sadelik ve duruluğunda. Bazılarını buna inandırmak ve onların boğuldukları derin suları ayağı ıslanmadan geçenlerin de var olduğunu kendilerine anlatmak ne kadar da zor! Var mı ki, böyle bir vazifemiz?! Fakat, gönül istiyor ki, su-i zanlara ve iftiralara girmesin hiçbir mü’min kardeşimiz...

 

 
Mızrabına Kurban Olduğumuz Neden Sustu "Bamteli"? Yazdır E-posta
Yazar Abdülkadir Süphandağı   

Bamteli: Yeryüzünde belki en diğergam, en hasbi bir yüreğin kendisini seven bütün yüreklere aynı hakikati, aynı duyguyu yerleştirme için kurulan bereketli bir santrali mesabesinde.

O manevi santrala gelen bütün manevi varidatları can kulağıyla dinleyenler, daha sonra onu canlarına can suyu yaparak bütün bir insanlığa hizmet için mecnun gibi yollara dökülüyorlar.

Sonra bunları böyle yollarda mest olmuş nur yüzleriyle görenler, "bunlar deli olmalı" diyorlar. Bunlar deli olmalı zira böylesine zor bir zamanda "Başkaları "ben" derken bunlar "beşer" diyor. Başkaları "aile" derken bunlar "millet" diyor. Başkaları "nefsim" derken bunlar "neslim" diyor. Başkaları "ev, mal, menal" derken bunlar "hicret" diyor. Başkaları "mevki, makam, mansıb" derken bunlar "vatan" diyor.

Bütün bunları öğrendiğimiz o manevi santrala uğrayan her muhatap o eşsiz hatibin hitabeti karşısında engin bir deryaya dalmış gibi oluyordu. Dalmış gibi oluyor ve oradan aldığı manevi umut, heyecan ve enerjiyle yaşadığı topluma öteler edalı kokudan sunmak üzere dönüyordu.

Ama maalesef kaç zamandır adeta bir manevi rehabilitasyon merkezi olarak görev yapan, ruhlaşa inşirah veren, gönderdiği dalgalarla toplumu muhtaç olduğu umut ve güven atmosferine sokan "Bamtelimiz" bu teli ihtizaza getiren mızraptan yoksun. Oysa biz; büyük bir mutevazılıkla o mızrabı tarif ederken "Kırık" sıfatını uygun gören büyüğümüzün "Bamteli'nden seslenen sesine her zamankinden daha çok muhtacız. Yakın bir zamana kadar bu manevi rehabilitasyon istasyonuna her uğradığımızda bizi engin bir gönlün rahmanî ifadeleri bekler ve gönlümüzü şad ederken, kaç zamandır karşımıza şu ifadeler çıkıyor:

"Sevgili gönül dostlarımız:

Muhterem hocamız sohbet etmediğinden elektronik dergimizi yayınlayamıyoruz. Dualarınız istirhamıyla bilgilerinize arz ederiz. "

Bu ifadeler sonrası ellerimiz duaya kalkarken, gözümüz rahmete yöneliyor ve gönlümüz de her zamankinin aksine melul ve mahzun geri dönmek zorunda kalıyor.

Efendim: Bamteline yüreğimizi tam olarak bağlayamadığımız için mi bu suskunluğunuz? Sizi hakkıyla anlayamadığımız, anlayıp bize insanlığın kurtuluşu için gösterdiğiniz doğrultuda gayret gösteremediğimiz için mi? Derya içinde oldukları halde deryayı bilmez ol mâhiler haline geldiğimiz için mi? Yoksa şu anki sükütî çığlıklarınız, elinin altındaki cihan-paha kıymetlere yabancılaşan bir talihsizliğe düştüğümüz için mi? Ülfet ve ünsiyete yenik düşerek en dokunaklı, en içli solukları bile vicdan darlığında matlaştırdığımız, matlaştırıp çok acı bir nasipsizliğe yuvarlandığımız için mi?

En nankör diller konuşurken, sizi yataklara düşüren, sizi sohbeti canandan ayrı kılan ne Efendim? Biliyoruz yükünüz Kafdağı'ndan daha ağır, o mübarek omuzlarınıza konulan ümmetin yükünün bir gramı bile belki bizleri perişan etmeye yeter. Ama siz konuşunuz Efendim, zira siz konuşunca sis perdeleri aralanıyor. Gerçi siz hiç kimseyi (avami ifadeyle) gocundurmak için konuşmuyorsunuz ama siz konuşunca yarasalara yaralarıyla gocunmak ve kendi dehlizlerine kaçmak düşüyor. Siz konuşunca biz alem-i İslam'ın derdinin farkına varıyoruz. Siz konuşunca biz bir müminin mümine karşı nasıl muhabbet duyması gerektiğini, onun derdiyle dertlenmesi gerektiğini öğreniyoruz. Peygamber varisi olan Alimin susması alemin susması gibidir. Alemin susmaması için, alemin derdini yüklenenlerin konuşması gerekiyor.

Konuşunuz ey güzel insan:

Ey konuşması sadra şifa, ruhlara inşirah veren.

Ey susması gönüllere giran gelen.

Sizi susturan ne?

Hangi baği, hangi asi, hangi şaki dilhanene dokundu söyle.

Melekler kadar saf ve temiz yüreğinden bize dinlettiğiniz "Bamtelinizin" vardı. Ve biz bir hafta bile olsa o mübarek telin bülbüller gibi şakıyıp ruhlarımızdaki gam ve kasaveti almasını Mecnun'un Leyla'sını beklediği gibi beklerdik. Cennetlere dalar gibi bağlanırdık sanal ortamdaki "Bamteli"ne. Her dokunuşumuzda ruhlarımız yeniden ümitle dolar ve biz aradaki onca mesafeye rağmen "Sohbeti Canan"ı dinleyerek mest olurduk.

Şimdi ise "Bamteli"ne her dokunuşumuzda Sohbeti Canan ile aramızdaki firak dalgalarını görüp melul ve mahzun, kol ve kanadımız kırık bir eda ile avdet ediyoruz.

Konuş ey sohbetine doyamadığımız, sohbetine hayran olduğumuz insan. Siz konuşunda o tatlı sesinizle ruhumuza ötelerden rahmani esintiler dolsun. Okyanus aşırı diyarlarda olsanız da ötelerden taşıdığınız mai rahmete muhtaçlar sizden gelecek muştuları bekliyor. Sizi büyük bir aşk ve hasretle dinleyenler sizin manevi huzurunuzda bulunmanın hazzıyla mest oluyor ve kendilerinden geçiyorlar.

Bu öyle bir kendilerinden geçiş ki Efendim, sizin terü taze yüreğinizden çıkan ifadeler bu fedakar gönüllerde öylesine makes buluyor ki, onlar için artık zaman ve mekan farkı kalmıyor. Bu yüzden ne çin, ne maçin, ne kara Afrika'nın en izbe yerleri, ne de okyanus ötelerine gitmek onları için fark etmiyor. Allah için yanmayı sizde görenler, bu aşk ile bir tek tertemiz yürekleriyle yayan yapıldak, gözü yaşlı yollara dökülmeyi en büyük bir görev biliyorlar.

Ey sohbetleriyle gönüllerde manevi iklimler ören, gül yüzlü, güneş sahavetli yar! Bütün bu bereketli işlerin olması için bu insanları sizin bereketli sohbetlerinizi bekliyor. Yıllardır gurbete saldıkları civanlarına ağlayan, yürek dağlayan, yüzüne, kokusuna hasret kalan bu yüreği yanıkları sohbetlerinize olsun hasret koymayınız.

Ey ümitlerimizin bereketli kaynağı.

Ey Can'dan Canandan bahsederek bizim de canımıza can katan vefalı dost: Cennet bağına dönmüş gönlünüzdeki fırtınaları, ızdırap ve dertlere talip olsak bile taşıyamayacağımızın farkındayız. Buna gücümüz yetmez, o konuda sizi yine rahmeti sonsuza emanet ederken sizden, gönlümüzün açlığını ve susuzluğunu giderecek kadar kevserler sunmanızı rica ediyoruz.

Sizi çok yakından tanıma bahtiyarlığına erenler sizi anlatmaya çalışırken "Evet hasretin içimizde ateşin bir mızrak gibi saplı durmakta ey güller gülü. Senin yağmur bakışların ve bulut bulut gözlerin bizlere nice muştular sunardı. Minberlerde bizlere can verdiğin zamanı bir zaman sonra hasret içinde anmıştık. Gözlerimizdeki fersizlikten halimizdeki bitkinlikten mefluç durumumuzu anla ve imdadımıza koş…" ifadelerini kullanıyorlar.

Biz biliyoruz ki sizin en büyük derdiniz sohbeti canan. Hayatınızın bütün kare ve sahnelerinde uhdenize aldığınız bu kudsî görevi ilk günden son güne kadar bihakkın yaptığınıza en yakınından en uzağına kadar, en düşmanından en dostuna kadar herkes şahit.

Zaten ömürleri sizin o lalü güher dudaklarınızdan çıkan sohbeti canana müştak yaranlarınız ile size düşmanlık edenlerin derdi de esasen bu değil mi? Bu siz de öyle büyük bir yara idi ki Efendim, siz bir yerde bu yaradan bahsederken şu ifadeleri kullanmıştınız: "Bir yaramı dile getirmek istiyorum. Genel anlamda bizler malâyâni şeylerle çok meşgul oluyoruz. Özellikle sohbet ortamlarında bir Müslüman'dan beklenen tavrı sergileyemediğimiz kanaati hakim bende. Çok fuzuli şeyler konuşuyoruz. Ne dünya ne de ukba işlerine yaramayan şeylerle vakit kaybediyoruz. Evirip çevirip sözü sohbet-i canana bir türlü getiremiyoruz. Durduğumuz yerde, bulunduğumuz konumda olması gereken duruşun, bulunmamız gereken konumun hakkını veremeyişimiz bize kredi kaybettirir. Seviyesiz insan imajı uyarır karşı tarafta. Din gibi ciddi bir meselenin temsilcilerine benzemiyor bu insanlar dedirtir onlara. Sahabe misali başkaları inanmıyor diye neredeyse kendini ateşe atacak bir hava yok diye düşündürür onları. Ne olur, bir araya gelişlerimizde sohbetlerimiz hep sohbet-i canan olsun. Yani, evirip çevirip sözu Allah'a ve Allah'ın Rasulüne bağlayalım. Din-i İslam diyelim, fuzuliyatın bir damlasına bile müsaade etmeyelim. Unutmayalım, ömrümüzün dakikaları sayılı. Boşuna harcamayalım onları. Sorarlar öbür tarafta onun hesabını. Her nefeste bize rağmen, şuurumuzun taalluk etmemesine rağmen iki dafa hayatımızı bağışlayan Allah'a şükredelim, hamd edelim."

Şimdi tamda tahammül sınırına yaklaştığımız şu günlerde bir de sohbeti cananımızın elimizden gitmiş olması canımızı burnumuza getirdi. Hasret kanatlandıkça kanatlandı, özlem artık samimi yürekleri kavurdu kavuracak.

Bir büyüğümüzün ifadeleri içersinde "Kederini keder yaptığınız, elemini yüreğinize ektiğiniz, âhıyla "âh!" edip inlediğiniz; ama âhınızı ağyara âgâh eylemediğiniz, uğrunda binlerce çileye "hoş geldin" dediğiniz, tekamülü için yıllarınızı vakfettiğiniz, bu kurban olunası millet; sizi çoktan yüreğinin en derin yerine kaydetti, efendim!" şimdi yüreğin o en derin yeri haftalardır sohbeti cananla hemdem olamamanın endişe ve hüznüyle yanıp tutuşuyor. 

Bizi bu hüzün ve hasretle daha fazla baş başa bırakmayın Efendim.

fgulen.com, 24.07.2006

 
< Önceki   Sonraki >

Sözler

Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara adil davranmanızı yasaklamaz. Allah, yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için onlara yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte zalimler onlardır. (Müntehine, 8-9)

 
Advertisement

Gençadam Bülteni




İstatistikler

Ziyaretçiler: 3164714
Şuanda 2 misafir bağlı