| Şefkate Aç ve Muhtaçlar |
|
|
| Yazar Abdullah Aymaz | |
|
Bir okuyucumuzdan gelen e-mail beni alıp otuz sene öncesine götürdü. İlk gittiğim günlerde bir lisede ne kadar yalnızlık çekmiş ve ne kadar bunalmıştım! Bu mektupta da o sıkıntı ve telaşlar vardı. “Bu sene üniversitede asistanlık vermişlerdi; dersin bir kısmını hoca, geri kalanını da ben işliyordum. Yine bir gün derse gittim, daha yarım saat vardı, ben de ağaçlık bir yerde banka oturdum. Hep yanımda taşıdığım “Işığın Göründüğü Ufuk” adlı kitabı okumaya başladım. Bir yerde aksiyon adamından söz ediliyordu. Kendimi kitaba öyle kaptırmıştım ki sorma! Çok etkilenmiştim; içimden “Ya Rabbi!” diye duaya başladım. Aklıma gelen her duayı ediyordum. Derken bir karartı belirdi; başımda durmuş, bana İngilizce olarak “Merhaba, ben sizin sınıfta öğrenciyim, nasılsınız?” diyordu. Ben de kelimenin tam manasıyla donakalmıştım. “İyiyim, sen nasılsın?” dedim. “Sakıncası yoksa yanınıza oturabilir miyim?” diye sorunca ben de olumlu cevap verdim. “Yanıma oturunca doğrudan ‘Dinî kitap mı okuyorsun?’ diye söze girdi. Nereden anladığını hâlâ bilmiş değilim. Başımı sallayınca; bana kendisinin ateist olduğunu, hiçbir inancının olmadığını söyledi. Bizim okula yeni transfer olmuş, 19 yaşındaymış, hiç arkadaş çevresi de yokmuş. Başlangıç olarak mümkün olduğunca havadan sudan konuştuk. Ama onun dinî konuları gerçekten merak ettiğini görünce, hele bir de hâşâ “Olmayan bir şeye nasıl inanıyorsun?” gibi laflarını duyunca, ben de konuya daldım. Delikanlı anlattıklarımı duyunca değişiyor gibiydi, bunları ömrü boyu hiç duymadığını söyledi. “O gün sınıfa beraber girdik. Ders bittiğinde herkes ayrıldı, bu öğrenci ise yerinde oturuyordu. Niye beklediğini sorduğumda ‘Bana anlatacağınız çok şey var.’ demez mi! Bir yerlerde pizza yeme teklifimi hemen kabul etti, bir Türk pizzacısına gittik, uzun uzun konuştuk. Sonra bizim otomobille onu evine bıraktım. “Bu yemek ve soru faslı her hafta böyle sürdü. Hiç unutmam, bir ara sınıftaki öğrenciler gelip ‘Siz kardeş misiniz?’ diye sordular. Christopher benden önce atladı, ‘Evet, kardeşiz.’ dedi. Açıkçası, çok duygulanmıştım; benim onu sahiplenmemden çok, o beni sahiplenmişti. Bir hafta işim çıkmıştı, derse erken gidemedim, ders boyu surat astı bana, hatta ders çıkışında ‘Çok bekledim seni çınar ağacının altında, ama gelmedin, oysaki sana soracak çok fazla sorum var.’ deyince çok üzüldüm. Hatta o gün, akşam eve geldiğimde günlüğüme bir nevi iç sorgulamamı yazdım, bana sitem dolu bakışı gözümün önünden hiç gitmemişti. İnanın şu satırları yazarken bile o bakışı gözümün önüne geldi. Artık sokaktaki bütün insanlar birer Christopher’dı benim için. Yüzlerine bakıyordum insanların ve hepsine haykıra haykıra anlatmak geliyordu içimden. “Artık bu duygular içerisinde Christopher’la münasebetlerimiz de koyulaşmıştı. Muhakkak kurtarmalıydım o çocuğu. Kuşkuları, problemleri eksik olmuyordu, ama onda yine de bazı değişmeler olduğunu görebiliyordum. Bir gün yine yanıma geldi, bana ‘Dün gece ne oldu, sana anlatayım mı?’ dedi. Ben de anlatmasını isteyince şöyle dedi: ‘Gece içim çok bunaldı, dayanamadım, bana yardım edecek kimse yoktu, aklıma Allah geldi. Ben de bilgisayarı açtım, Allah’a mektup yazdım. Sonra da hüngür hüngür ağlamaya başladım. Bilmiyordum, hem yazıyor hem de ağlıyordum. O’na seslendim‚ ‘Allah’ım, ne olur bana yardım et, böyle rezil bir hayatı yaşamak istemiyorum.’ dedim. Sence bana yardım edebilir mi?’ Ben de bir ayet okuyup yardım edeceğini söyledim. Mutlu olmuştu, yine de ‘Göreceğiz’ demekle yetindi.” Kaynak: Abdullah Aymaz, Zaman, 24.04.2005 |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


