| Uzaklarda "DİYALOG" Konuşmaları.. |
|
|
| Yazar Av.Ramazan Kerpeten | |
|
___________________________________________________________________________ Birileri “Diyalog karşıtlığı” ve “Misyonerlik yaygaraları” ile hayırlara mani olmaya çalışa dursunlar, küçük yakınlaşmalar ve bir iki adımla dahi uzaklarda hakikate uyananlar o kadar çok ki..! Bir seri halinde onların sözlerinden ve konuşmalarından bahsetmek istiyoruz; bu konuda önyargısı olan, ya da bilgi yoksunlarına yardımcı olmak, bu hususta samimi gayreti olanlara müşevvik olabilmek adına... ___________________________________________________________________________
-1- “Ya bir de Hıristiyan Olduğum İçin Bana Düşman olunsaydı..?!” Mattias Falk, yeni adıyla İbrahim Falk. İsveç’in Mondal şehrinde doğmuş, şu an 34 yaşında. 10 yıllık evli ve iki çocuğu var. 8 yaşlarındaki oğlunun ismi Yakup ve 6 yaşlarındaki kızının ismi Selma. Eşi Fadime Hanım Ankaralı. 4 yıllık teknik bölümde okumuş, şimdi Volvo Otomotiv fabrikasında metot mühendisliği yapıyor. Daha önce 2 yıllık askerî yüksekokulda okumuş ve askeriyede üsteğmen rütbesiyle teknik mühendis olarak çalışmış. Askerken Müslüman olmuş... Bu teknik kısım kapandığı için o da askeriyeden ayrılıp özel sektöre geçmiş. Asker kökenli olduğu için dikkatimizi çekiyor ve soruyoruz: “Siz Müslüman olunca askeriyenin tavrı nasıl oldu?” “Ben Müslüman olunca, açıkçası önce şaşırdılar.” diyor ve devam ediyor sözlerine: “Neden böyle bir şeye girdin, diye... Ama kimse olumsuz yaklaşmadı. Hatta sonradan merak ve ilgi duydular. ![]() Müslüman olduğumda 22-23 yaşlarındaydım. Önce çekinmedim değil, namaz kılmak istediğimde. Sonradan; namaz kılmak için bir yer istediğimde bana özel bir oda bile tahsis ettiler.” Şaşkınlığımızı görünce, “Niye şaşırıyorsunuz ki? Sizin oralarda bu nasıl bilemem; ama -hangi dinden olursa olsun- ibadet hakkı ve özgürlüğü normal insanî bir haktır. Hangi kurum içinde olursa olsun bu geçerli bir haktır.” diyor. İbrahim’in anlattığına göre, devlet kurumlarında bir sıkıntı yaşamamasına rağmen aile çevresinden çok sıkıntı yaşamış. Çünkü ailesinin Müslümanlığa yaklaşımı şöyleymiş: Müslüman demek, yabancı demek... ‘Ancak yabancılar Müslüman olur’ diye bir düşünceleri varmış. Hatta bunun toplum genelinde de olduğunu ekliyor. Çünkü yabancıların imajı çok zedelenmiş; yabancılar denince işsizlik, uyumsuzluk akla gelir olmuş... Hatta ekliyor: “Maalesef bu toplumun ekser bir kısmı için Müslüman ve yabancı demek 2. sınıf insan demek... Bu bakış açısına göre; buraya gelen yabancı da genelde kaçarak, sığınarak, sırf para kazanmak için gelmiş ya da sosyal yardımlarla geçinen işsiz demek. Sosyal konum olarak da bir yerlere gelmiş yabancı/Müslüman da pek yok... Gerçi, -maalesef- İsveç sistemi de buna pek müsaade etmiyor.” “Nasıl Müslüman oldun?” sorusuna, “Zaten bir ışık arıyordum.” cevabını veriyor: “Arayıştaydım, dünyanın, hayatın nasıl kurulduğunu ve devam etmekte olduğunu çok merak etmekteydim. Bulunduğum din içerisinde bu soruların tam cevabını bulamıyordum. İslâm tam karşıladı, hatta hayatıma tam oturdu diyebilirim.” Orada söze, onun Türk kökenli bir lise arkadaşı karışıyor: “Mattias, zaten İslâm fıtratı üzerine yaşıyordu. Müslüman kökenli arkadaşlardan bile içki içenler, disko vb. yerlere gidenler vardı; ama o hep uzak kaldı böyle şeylerden. Sessiz ve efendi bir arkadaştı.” Bunun üzerine eski Mattias yeni İbrahim diyor ki: ![]() “Galiba İslam fıtratı üzerindeymişiz, bir inayet eli bizi koruyormuş. İslâm’la birlikte gerçek kimliğimi, ismimi buldum.” İslâm’ı detaylı olarak ilk olarak sonradan eşi olan Fadime Hanım’dan duymuş. Lise yıllarında aynı okuldalarmış, onun yaşayışını, dinini merak etmiş. “İslâm bir anda içine aldı ikimizi de.” diyor, sonra da evliliklerine giden bir yol açılıyor. Bu noktada liseden Türk arkadaşları diyor ki: “Mattias, Türk öğrencilerin olduğu grubun içine dahil olmaya çalışırdı, arkadaşlardan onu dışlamak isteyenler vardı; ama Fadime Hanım bu tavra karşı çıkardı.” Sözün bu kısmında diyoruz ki: “Peki değişik dinler arasındaki kimseler arasında diyalog nasıl olmalı?” İbrahim’in cevabı şöyle oluyor:“Eğer, şu an eşim olan Fadime Hanım bir Hıristiyan olduğum için bana düşman olsaydı, tavır koysaydı ne olurdu? Ben nasıl Müslümanlığa adım atabilirdim ki? Sonuçta hepimiz insanız ve bir insan olarak o bana bu açılıma fırsat vermeseydi ben nasıl yaklaşabilirdim, nasıl vâkıf olabilirdim bu dine? İnsanlara toleransla yaklaşmalı... Etkileşim, karşıya ilgi ve merakla başlar.” Peki bu düzlemde, Avrupa’daki Türklerin/Müslümanların, genel olarak yabancıların duruşu ve tavrı nasıl olmalı? İbrahim Bey şu cevabı veriyor: “Sanki bir Müslüman’la görüşüyormuş gibi, onun da bir insan olduğunu bilerek yaklaşmalıyız. O Müslüman’da insanlığı görmeli, o insanlar iyi niyetimizi görmeli. Bu, birçok şeyi değiştirecek. Ama ona yaklaşırken, ‘Bak benim dinim seninkinden daha üstün!’ tavrıyla yanaşılmamalı, bu yanlış bir tavır olur ve ters teper. Bunun adına da diyalog denmez zaten.” Bu tatlı sohbet, yenen Türk işi tatlılarla birlikte artık bir nihayete erdiriliyor. Kalkarken biz “müsaade” istiyoruz, İbrahim: “Nasıl yani, nasıl bir müsaade? Kalkmak isterseniz kalkabilirsiz tabii.” diyor... Biz de gülerek: “Bizim Türk âdetlerimizde misafir bir eve gelince artık o ev sahibine tâbi olur, ayrılırken de onun rızası ve desturu ile kalkar.” diyoruz, bu; İbrahim’in çok hoşuna gidiyor. “Müslümanlık’tan aldığı güzelliklerle Türk kültürünün ayrı bir renkliliği ve nezaketi var. Hayranlık duymamak elde değil.” diye takdirlerini ifade ediyor... ![]()
|
| < Önceki | Sonraki > |
|---|






