Sahte Şeyhler ve inleyen duvarlar (Bamteli sohbetlerinden yazıya dökülenler) Yazdır E-posta
Yazar M.Fethullah Gülen   
SORU : Bediüzzaman Hazretleri 27. Sözün zeylinde, İçtihadı “Cenab-ı Hakkın Marziyatını Kelamından anlamak “ olduğunu ifade ediyor. Buna göre Cenabı Hakkın Kelamından, Marziyatını anlamaya çalışmanın keyfiyeti nedir? Bunun için Kuranı öğrenmeye başlamadan, ondaki incelikleri aramaya kadar bir derecelendirme söz konusu mudur?

Bediüzzaman Hz. leri orada farklı bir mülahazayla söylüyor içtihat risalesinde, günümüzde her şeyin sahtesi var ya, en zararlı en muzır şeylerin sahtelerini de çıkardılar. Bu bir toplumda, sahteciliğe yelken açma demektir. Sigaranın sahtesi oluyor, balın sahtesi oluyor, arının da sahtesi oluyor. Bal işçileri sahte bal yapıyorlar. Onlara da biz, kendi sahteciliğimizi aksettirdik, onları da kandırdık, onlara şeker yutturuyoruz, onlarda bal yaptık zannediyorlar. Şekerden petek örüyorlar.

Toplumda, toplum ruhun da, çok ciddi bir sahtecilik var. Mesela Şeyh’in sahtesi oluyor. Sahte Şeyh. Mesela Hocanın sahtesi oluyor. Müçtehidin sahtesi de oluyor. Sahte müçtehitler çıkıyor böyle. Elmalı Hamdi Yazırın Tefsirinde, tercüme, tevil, tefsir faslı var : “Be ey şaşkın Türkçe Kur’an olur mu?” diye bir yerde sesini yükseltiyor. Kuran mealiyle diyor içtihat yapmaya kalkıyorlar. Eline iki tane tercüme türünden, şeyler alınca, bunlarla Allahın maksadını Kurandan çıkarma, Sünneti Sahihadan Cenabı Hakkın marziyatını istimdat etme gibi, böyle meseleleri basitliklere inşa ederek, o yüksek payeyi, Allah nezdinde çok önemli bir kıymet ifade eden o yüksek Mansıb-ı, bu seviyeye ihraz edeceklerini, seviyelerine indirme gayreti içinde olmalarıda bir sahteciliktir.

Ulumu Aliye-yi bilmek, Hadisi, Tefsiri, fıkhı bilmek aynı zaman da, hepsinin usullerini bilmek, usulü dini bilmek ve gönlünü Allaha vermek ilhama açık olmak, tıkandığı yerlerde Cenabı Hakkın ilhamlarının bypass yapıyor gibi, hemen onun önünü açacağı şekilde, ona inanmak ve yer yer  böyle açılmalara şahit olmak, Allahın ifadelerinden, onun muradını istimdat etmek bu yolla oluyor. İçtihat bu yolla oluyor. Şimdi bu seviye, yüksek bir seviyedir. Mesela Kütüb-i Sitteyi tek başına bilmek içtihat için yetmez. Buna ilaveten ahkâm hadisleri başka yerlerde olduğundan onlarıda bilmeli. Onun için Fukahayı Kiram bazıları bazı hadislere vakıf olamamış. Dolayısıyla farklı bir mütaala da bulunmuşlardır. Öbürü gelmiş insafla demiş ki, bu böyle dedi ama bu hadis galiba ona ulaşmamış, ulaşsaydı bunu söylemezdi.

Onun için mesela İmam Ebu Yusuf, Medineyi Münevvere ye gidemiyor. Ebu Hanife’nin içtihadına göre fetva veriyor hep, ama ölçek mevzunda orada farklı mütealası var. Ama İmamı Malik Hz leri. birine kalk diyor babanın evinden sen bu mevzuda, Resulü Ekrem döneminde, işte bu adla, bu unvanla ölçek olarak kabul edilen o şeyi getir diyor. Adam getiriyor o dönemde, Tebeyi Tabiinden birisi, diyor ki, ben bunu babamdan aldım, babamda babasından, almış. Efendimizin döneminde kullanılan şey bu. İmamı Ebu Yusuf onu görünce, o kanaatinden vazgeçiyor ondan sonra, ona göre fetva veriyor. Yani çok önemli, İmamı Ebu Yusuf gibi bir İmama ulaşmamış olabilir bazı şeyler. Dolayısıyla insan meseleleri Kitap ve Sünnet üzerinde hep evirmeli-çevirmeli, hep onlarla test etmeli. En sağlam içtihatların da bile, hatta sağlamlığından hiç şüphesi olmayacağı bir kısım ahkâm ortaya koyduktan sonra, içtihad-i ahkâm ortaya koyduktan sonra, kitap ve sünnette onun daha sahihine ulaşınca, ondan dönmesinide bilmeli ki, İmam Ebu Hanife’ Hz. leri nin çok sıkça yaptığı şeylerdendir. “Ben dün size böyle söyledim yanlışmışım işin doğrusu şöyledir” demesini bilen bir insandır. Hakperestlik bunu gerektirir. Gönlünü Allaha verme, açık tutma bunu gerektir. Yarınlarda, kendisini mahcup edecek, görülmemiş hesapların karşısına çıkmamasını sağlamak, bunun böyle olmasını gerektir. Bütün hesapları burada görmek, bunun böyle olmasını gerektirir.
Böyle yapıyorlar, bu bir yürek işidir. Şimdi bu seviyeye çıkamamış, daha yeni Arapçayı heceliyor. Bir yerde Şerafettin Yaltkaya, “Muallakatı” şimdiye kadar o cahiliye şiiri olduğu söylenen Kâbe’nin duvarına asıldığı söylenen şiirleri, Osmanlı döneminde de bir sürü tercüme eden insan olmuş, onların hiç birini beğenmez, basit bir medrese mollasını, o kendisinin yaptığı tercümede önsözünde belirler. Bunun ki o kocaman hocalarınkinden daha iyi ,der. Ve şu sözü ekler: Esasen, kocaman hoca hatta bazıları şeyhülislamdı ama bunlar Arapçayı heceliyorlardı daha, yani kitaplara bakıyor ve öyle anladım diyor falan orada. Bilim kâtibi’nin ısrarla üzerinde durduğu Allah’ın muradını anlayabilmek için, Allah’ın kullanıldığı o dil nedir yani. Arapçanın Allahçası o dönemde, o millete mal olmuş o devrin insanlarına, denen şeylerden, o insanlar ne anlıyorlardı. Bir kere basta onu anlama çok önemlidir yani, onu anlamıyorsanız, böyle harf-i mana ile değişik komik komik şeyler söylersiniz, idyumlardır onlar, bir kısım tabirlerdir. Yakıştırır yakıştırır söylersiniz, ondanda ahkâm çıkmaz.

Şimdi o ölçüde, biliyorum ben ne kadar Arapça bildiklerini biliyorum o insanların. Fakat Ebu Hanife yi sorguluyor, Şafiyi sorguluyor, Maliki yi sorguluyor ve bende yaparım bunu diyor. Bunun altındaki marazı ruh haleti nedir biliyor musunuz? Esas bir piskos var burada, kompleks var bu insanlar da. O seviyeye yükselmek çok zor. Dolayısıyla seviye, o mansıbı aşağı çekiyorlar bunlar. Burada da olabilir bu yani, kocaman sultanın tahtı bir kat çıkıyorsun, bir kat daha çıkıyorsun, bir kat daha çıkıyorsun, çok zahmetli bir şey, ter döküyorsun, handikaplardan geçiyorsun, cenderelerden geçiyorsun, çıkıp o tahta oturacaksın orada. Öyle değil de, bunlar kuyunun dibinde bir sedir yapıyorlar, üzerine oturuyorlar, Şah İsmail’in tahtı diyorlar. Bende yaparım bu meseleyi, bunlarda işte sahte müçtehitler.

İçkinin sahtesi olur müçtehidin de sahtesi, şeyhin sahtesi de olur, Tabibin sahtesi de, günümüzde bunlar var. Esas müçtehidin nizama gelince orada diyor. O çok yüksek paye istidadı ve kısaca arz ettiğim gibi şu şartlara haiz olacak, şu işi yapabilsin. Fakat o orada Üstadın çok önemli bir şeye dikkat çekmesi söz konusu, diyor ki, esas Cenabı Hakkın Kelamından, onun marziyatını elde etmeye bakıyor adam. Birinin işini kolaylaştırma meselesi,  söz konusu değil bir kesimin hoşuna gitme, onlara şirin görünme gayreti değil bu. Günümüzün şartlarına göre konjektöre göre, gelip-geçici ahval işte, günümüzün şartları şunu şöyle gerektiriyor. Ona göre Kuran-ı Kerimde geçen bazı Ahkâm’ı yerinde bulmama gibi bir şey. Hatta şu tarihselcilik meselesi var. Onun altında da bu kompleks var.

Bir kısım diyelim menhiyat mevzunda, bir kısım yapılması gerekli olan şeyler mevzunda  karşısında, müeyyide olarak Kuran-ı Kerimin ortaya koyduğu konular, onlar esas o meseleleri gerçekleştirmeye matuf, ister menhiyatı, ister me’muratı gerçekleştirmeye matuf. Bu gün siz o dinamikleri kullanmadan başka yollarla gerçekleştiriyorsanız, tarihseldi onlar, tarihle beraber göçtü gitti, gömüldü, bir daha dirilmeleri mümkün değil. Önemli olan Kuranın hedef gösterdiği meseleler, o hedefi gerçekleştirmektir. Siz onları nasıl gerçekleştirirseniz gerçekleştirin, yani bundan şu da anlaşılabilir : Mesela namaz, Allah ubudiyete mütealik bir mesel taabudidir. Oruç taabudi bir meseledir. Bunlarla böyle ruh tasfiyesi, nefis tezkiyesi, kalp tasfiyesi ve insanın ince bir insan olması, insanları seven bir insan olması, bir hümanist insan olması, eğer bu hedeflenmişse siz bunu başka yollarla da elde edebilirsiniz. Yani onca ibadete kendinizi zorlamaya lüzum yok manası da çıkabilir.

 Bir kere bu batıl, yanlış yola, sahte yola bu mülahazalarla giriyorsanız, buna da bir çare bulabilirsiniz yani, bunlar bu yolla tahsis edilebilir diyebilirsiniz. Oysaki o mevzuda bizim anladığımız o maksatlar, o hikmetler, o faydalar, binde biri bile değil. Murad-ı ilahi nedir? En önemli mesele ahirete layık, cennete layık, ebediyete layık bir keyfiyet kazanma meselesidir. O keyfiyetin kazanılmasını, Allah ona bağlamışsa, marziyatını öyle yapmaya bağışlamışsa, hoşnutluğunu ona bağlamışsa, o, onu bir çeşit sizin için sırlı, sihirli, bir anahtar yapmışsa, ahirete giderken göçerken, dilinizin çözülmesi mevzuunu o anahtarla çözüyorsa, “La ilahe illallah “demeniz, veya kalben onu seslendirmemiz, o anahtara bağlanmışsa, münkir nekire cevap vermek o anahtarla oluyorsa şayet, terazinin sağ kefesi o anahtarla ağırlık kazanıyorsa, sıratın geçilmezliği o anahtarla açılıyor “geçin ateşimi söndürüyorsunuz” dedirttiriyorsa şayet, o çok önemlidir. Onu biz anlayamayız yani. Allah onu ona bağlamıştır.

Sizin fizik âlemin de gördüğünüz tenasüb-ü illiyet orda beş para etmez. Hiç bir şey ifade etmez. Allah (c.c) bir çeşit fizikle metafiziği irtibatlandırır. Bu âlemle, öbür âlemi irtibatlandırır. Burayı bir tohum haline getirir. Öbür âlemde başka şeyler onunla meydana getirir, hâsıl eder. Aklımız ermez bizim o işlere. Dolayısıyla bunlar çok ciddi bir ta’abudi mülahaza içinde ele alınmalı, Allah emrettiği için, o hoşnut olsun diye,  Ruhi Revani Muhammedi memnun olsun diye, o Allah ahiret de bir mükâfat verecekmiş, biz ona bağlamıyoruz meseleyi ama ondan müstağni kalacağımızı da söyleyemiyoruz. Kalamayız çünkü çok önemli bir mesele bu. Kulluk budur esasen, insanların heva ve hevesine göre değil, insanların hissiyatına göre yaparsınız. O semavi değil arızi olur. O ilahi değil o nasuti olur. O sabit değil mütebeddil olur.

Bu baharda bir çeşit yaparsanız, yazda bir çeşit yaparsınız, kışta bir çeşit yaparsınız. Eğer din-i mübin İslam getirdiği esaslarla, sabitse şayet, bu güne kadar gelinmiş mesafeye göre, söylenmiş son söz ise şayet, o son söz söylenmiştir artık, sizin yapacağınız şeyler onu doğru anlamaya kalmıştır. Şimdi o doğru anlama mevzunda da dolayısıyla, falanın hissiyatı, filanın hissiyatı, şartlar, konjektör, devir zaman başkalaştı, işte asır değişti, insanlar dünyaya talip oldu gibi mülahazalara meseleyi bağladığımız zaman da, siz onu tahrif edersiniz. Sizin kitabınızdan evvelki kitapların, o mülahazalarla tahrife uğradığı gibi, eskimiş birilerince partal bir kitap haline getirirsiniz.

Herkes kendi çağına göre ondan bir şeyler çıkarır atar ve yine kendi çağına göre onun içine bir kısım batıl yorumlar sokarsa şayet, o kendi orijini ile kalmaz orada değişir, tebeddül eder. Onu anlama cehdi olmalı, fakat onu anlama cehdinin arkasında, Allahın hoşnutluğu aranmalı. Acaba ben Kurana nasıl bakmalıyım? Bunun üzerine nasıl durmalıyım? Yüreği tir tir titreyerek hani cehd de değil cühd diyorlar. Burada yani takatini gücünü, son kertesine kadar ve son santimine kadar kullanarak Ya Rabbi senin mariziyatın nedir? Burada. Ben bugün “Kuleuzubirabbilfelak” dedim, şunu anladım. On sayfa kadar bu mevzuda senin muradın olabileceği şeyleri, hepsini döktürdüm burada, fakat senin muradına muvaffak olmayacak endişesine kapıldım ben. Hoşnut olmayacağın şeyler söylemiş olabilirim. Ben bunu bir kere daha mülahazadan geçiriyorum. Marz-i İlahi arama, o zaman, o insan, Kuran-i olarak kalır. Bir kısım hataları olsa da semavi olarak kalır. Çünkü niyet olarak, iradi olarak, azim olarak o mevzuda arziliğe talip değildir, nasutiliğe talip değildir, lahutiliğe taliptir.

Allah (c.c) insanları kendi heva ve heveslerine göre şekillenmeleri değil, kendi muradı sübhanisine göre bir şekil almaları, bir keyfiyet almaları ve ancak bu sayede kâinat nizamına uyabilecek mülahazaları ile bir nizam göndermiş bize. Bu nizamla biz dünyamızı düzgünce yaşıyoruz. Bununla ahiretimizi kazanıyoruz. Bununla tekvini emirlerle müsademe yaşamıyoruz. Çünkü bu tekvini emirler, onun ilim, kudret ve iradesinden gelmiş. Bu teşriği emirlerde onun ilim ve kelamından gelmiş, bir taraf da insanların iradesi vabeste bir şeriata vaaz etmiş. Öbür tarafta cebri olarak, bir determinizme var orada şartlı bir determinizme, cebri olarak bir kısım kanunlar vaaz etmiş. Kendi kendine onlar veya işte umumi cenabı hakkın meşruiyeti düşmaniyesiyle, tecellileriyle, halden hale, vaziyetten vaziyete, tavırdan tavıra inkılâp ediyorlar. Onlarla müsademe yaşamamamız için bizim, bu Şeriat-ı garrayı göndermiş bu onu tefsir ediyor, onu yorumluyor, bizimle o tekvini emirler arasında arabuluculuk yapıyor, koordine sağlıyor, köprüler kuruyor. Kâinat Kitabını iyi okuyoruz, marifet adına da bu teşriği emirler sayesinde iyi okuyoruz. Ahiret hesabına değerleme mevzuunuda iyi okuyoruz. Dünya muaviyenesin de yerimizi koruma adına da bu mercekle tekvini emirleri okursak, iyi okuyoruz, yanlış yapmıyoruz. Dolayısıyla hem dünyamızı hem de ukbamızı mamur ediyoruz bu sayede, ama Kuran-i olarak kalabilmek için, Kuranın yorumlanması, tefsiri, tevili hatta bir manada belki açıklamalı tercümesi filan diyeceksek, diyorsak, deme mecburiyetinde kalıyorsak, onu bile yine mariz-i ilahi kazanmaya matuf yapmalıyız. Yani şöyle böyle bir mirsad-i tefekkür olsun diye, Kuranı Kerimin münif mealini ortaya koyalım, ya bu insan anlayışı ile bu kadarsa şayet, bu ifade, bu beyan. Kim bilir orijinal dilde nasıl bir delilliği haizdir, falan dedirtmek için ille de her şeyi ortaya koyacaksak yoksa esası engin bir tevil, engin bir tefsirdir. Onlar ne kadar ifade eder Kelamı İlahi bununla hiç anlaşılmıyor mülahazalarına girmeyelim. Hayır, anlaşılır ama bu dönemde bile Sahabi gibi yüksek deha, yüksek firaset sahibi insanlar takıldıkları hususlar oluyordu.   

Kendi takılmalarını Efendimizin(s.a.v) irşat amiz beyanları ile bypass yapıyorlardı. Atlamalar ancak o sayede oluyordu, tıkanıkları geçmek ancak o sayede oluyordu. Onların o tıkandıkları noktada hep Efendimiz (s.a.v)bir yorum, bir tefsir olarak ortaya koyduğu sitentleri vardır. Ancak onlarla o deveran o cevelan sağlanır. Yoksa onlarda bir tıkanma yaşıyorlardı, aritmi yaşıyorlardı tam göremiyorlardı, şimdi esas bunlara talip olması lazım insan, Marz-i İlahiye talip olması lazım ki doğruyu bulsun. Mariz-i ilahi ye talipse şayet, bir insan doğru diye yaptığı bir şeyi söker bir daha yapar, nakısı tutturamadım der. Benim elime verilen kanaviçeye göre, ben bu dantelâya özgüleyemedim der. Nakışlar arasında tenasübü tam yakalayamadım der yani, tıpkı bir hat gibi, bir ebru gibi, bir nakış gibi, orada bunlarda bile Bediyi mülahaza söz konusu ise şayet, bu mevzuda çok ciddi şeyler söz konusudur. Onları yakalama, tutma, ortaya koyma, ortaya çıkarma çok önemlidir.

Böyle insafla meseleye yaklaşan ve Marz-i İlahi araştıran, onun arkasında olan bir insan, elli defa yaptığı şeyi söker yapar. Şimdi bu Kelam-ı İlahi yani, sizin hayatınızı doğruya yönlendirecek, sizi Allaha ulaştıracak, cennet hayatınızı imar edebilecek, bir şey bu. Bunun çok doru anlaşılması lazım, yoksa berzah hayatınız adına bazı şeyleri yıkmış olursunuz. Mizan hayatınız adına bazı şeyleri yıkmış olursunuz. Cennet hayatı adına bazı şeyleri yıkmış olursunuz. Allah’la münasebetleriniz adına bazı şeyleri yıkmış olursunuz. Meseleyi Allaha bağlı, onun hoşnutluğuna bağlı götürmelisiniz ki, birde bir rahatlık elde edesiniz yani. Rahatlık şudur ;endişeyle o meseleyi tanzim edersiniz. Endişeyle örgülersiniz, fakat şundan dolayı da rahatsınızdır. Ne zaman bunlardan birisinin, bir kelimecik yanlışlığını anlarsam hepsini söker yeniden yaparım. Ebu’l Hasanil Eşari Hz. leri gibi mutezile içinde o beyanının gücünü tamamen onların düşünce ve telakkilerinin emrine vermiş, her yerde kul fiili’nin halikıdır, efendim, hüsün aklidır, kubuhta aklidir. Yok, efendim işte insan iradesine hâkimdir bir şeyler söyleyip duruyor.  O Ehli sünnetle onlar arasında elli tane kadar önemli meselede farklı müteala var. O güne kadar cami kürsülerinde, cami minberlerin de,  merkez Basra, hep orada kükreyip duruyor. Meselenin doğrusunu anlayınca halkı kalabalık bir yerde, bir camiler camiinde, Camii kebirde, halkı topluyor orada diyor ki, “Dün ne kadar ben size şu konu bu mevzuda her ne söyledimse, onların hepsi yanlıştır”. Doğrusu şudur diyor. Şimdi bu hakperestlik mülahazasıdır. Dünkü o Mutezil olarak yaşarken de Hazret Allah’ın rızasını araştırıyordu. Ebu Hanife Allah’ın rızasını araştırıyordu. Bu meselenin bir yanı, böyle olunca tamamen ona kilitlenince onu bulma kolaylaşır. Yanlış iş yaparsanız geriye dönmede kolay olur. Onur meselesi yapmazsınız, sizin onurunuz, Allah’ın izzeti hangisini öne çıkaracaksınız? İzzetin söz konusu olduğu ilah-i hâkimiyetin söz konusu olduğu yerde, sizin onurunuzdan, gururunuzdan bahsedilmez. Meselenin ikinci şıkkı da şudur; siz bu ölçüde ona kilitlenirseniz, oda sizi yolda bırakmaz. Sizi ilhamsız esintisiz bırakmaz. Bizim gibi ümmi insanların bile aklına bazı şeyler getiriyor, bazı problemleri rahatça çözmeye muvaffak kılıyorsa, safiyane ayna gibi kalplerini ona tevcih etmiş insanların kalplerinin onun nazarında, onun teveccühünden mahrum olması söz konusu değildir. Marz-i ilahiye talip olma, problemleri çözme mevzunda, Marz-i İlahi hedefli, Allah Rızası hedefli, yürüme mevzu ona kilitlenerek gitme mevzu, ona hususi ile günümüzdeki fikir işçileri adına çok önemlidir, çünkü onun bir yanı da şudur;

Allah rızasını siz birinci hedef yapmışsanız, onun dışında hiçbir beklentiniz olmayacak sizin. Dolayısıyla siz, beklentisiz adanmışta olacaksınız. Biraz evvelki o büyük insanlara vaad edilen şeyler nelerse şayet, sizin içinde aynı şey söz konusudur, sizde tıkanmazsınız. Tıkanıklık olursa o çözer meseleyi, sizi katiyen varissiz bırakmaz, mevhibesiz bırakmaz, size yardımcı olur. Ve kimse Onun (CC) sizinle arasına giremez. Ne parayla girebilir, ne makamla girebilir, ne mansıpla girerler, şimdi böyle bir adamışlık ruhu içindeyseniz Allah (c.c) darılmayacak, küsmeyecek, sizi yalnızlığın hasreti içinde bırakmayacaktır. Sizi her zaman teyit edecek ve destekleyecektir. Bir kısım boş oynayan münakayı zaman, diyorlar ki idareye talip gibi nufu, sızma-mızma hikâyeler, bunlar hakiki kulluk kalbini bilmiyorlar. Marziyattan hiç haberleri yok. Allah’ı hiç tanımamışlar, peygamberi hiç bilmiyorlar. Ahirete bütün bütün kapalı, gözleri kör, kulakları sağır, vicdan mutfağında evrilen-çevrilende şeylerde müzevrehat sadece, başka türlü düşünmezler ki, ama meseleye bu şekilde kilitlenmiş Kurana böyle bakıyor. Her şeyin Allah’ın Rızasına göre test ediyor, değerlendiriyor öyle bir kıymet hükmüne varıyorsa şayet, bu insanın bulunduğu yeri değiştirmesi mümkün değildir. Cihan hükümranlığını değiştirmez.  Çünkü burada her zaman Allahın izni inayetiyle, Ruhu Revani Muhammedi’nin Şehbal açması söz konusudur. Allahın namı celilinin minarelerden ilan ediliyor gibi Allahu Ekber, Allahu Ekber le ilan edilmesi söz konusudur. Böyle çok önemli bir müezzinlik vazifesi dururken, bu önemli vazifeyi bırakıp, yani Allahın sizin önünüze koyduğu Maide-yi Semavi yeden kalkıp başka bir yerde falanın filanın, falandan filandan dilendiği, getirdiği sofracık üzerine koyduğu nimetlere talip olma gibi, bayalıktır olur. Bu pes baya bir şeydir, bu Allahın sofrasından ayrılıp oralara gitme bayalıktır bu. O işleri olmayacak mı? O işleri yapanlar baya insanlar mı? Hayır, öyle demiyoruz kim yaparsa yapsın.

Ben gönlümden talip olduğum şeye, talip olmuşum, bu işin sevdalısıyım, o benim göz ağrım, ona vefasızlık yapamam ben, gözümü ondan ayıramam, o bana bakıyorsa ve ben onun kapısında olduğumdan dolayı o bana bakıyorsa ve gözümü biran olsun onun kapısından ayırırsam, ona karşı vefasızlık olur. Marz-i İlahi bu şekilde iki eliyle sıkı sıkı sarılırsa, onun oradan kopması herhangi bir çukura yuvarlanması, yalnız kalması, tıkanması bir yerde, yolda devrilmesi, Allahın izni İnayeti, Keremi, Vefası, Lütfu, İhsanı, yolunda olanları hiçbir zaman yolda bırakmaması, Adeti Subhanisi devrilmeleri, zayi olmaları,  söz konusu değil. Evveliyetle okumamız gerekli olan kitapları, yeniden okunması gereken şeyleri, yeni bir üslupla canlılığını ruhlarımızda, kalplerimizin derinliklerinde, kalplerimizin bütün katmanlarında, yeni duyuyor gibi duyacağımız şekilde, yeniden her şeyi bir daha okumak lazım.

Bizim anlayışlarımızda bir partallaşma oldu, kitaplarımızda değil, anlayışlarımızda bir matlaşma, bir renk atma oldu, bir ülfet oldu. Bazı konulara kısmen ıttıla bazı şeyleri böyle ezbere biliyor gibi bilme, meselelerin bizim hislerimiz tarafından böyle sığca algılanmasına vesile oldu. Bence bu örtüyü yırtmak, yani, meseleye biraz engin bir nazarda bakmak lazım. Farklı bir kere daha okumak lazım her meseleyi. Bir konuya bakarken konun kaç yerde, nerede, hangi mülahazalarla, hangi üslupla ele alınmış, orda niye öyle burada niye böyle, siyak ve sibak’ın gütmesi, yetmesi meselelerinde nazari itibari olarak ister Kuran-ı Kerimin meali münifi isterse devamlı okuduğumuz, ister devamlı okuduğumuz şeyler, bir kere bunları okumalı, ikincisi bu okuma esnasında bir haftalık, on günlük, on beş günlük, yapabiliyorsak bir aylık bir manada inziva ama gördüğünüz gibi, bizim inzivalarımızda celveti oluyor.

Beş-on insanları bazı meseleleri, müzakere ediyoruz, yani yine insanların içindeyiz. Tasavvufi ifadesiyle, halkla beraber hakla beraberliğimizi sürdürüyoruz, insanlarla beraber olsak bile, Davay-ı Nübüvvete varis olma gereği de, budur. Halk içinde esas hak mülahazası yaşatmak, canlı tutmak mevzu, ikincisi bir mesele önemle üzerinde durmalı, arkadaşlarımızın her zaman meseleyi Sohbeti canana getirmeleri çok önemlidir. Vird-i zeban olmalı bu. Dünyayı konuşan o kadar çok insan var ki halletsinler, size fikrinizi sorarlarsa, sizin içinde biliyorsanız söylersiniz. Bize düşmez yani, o da o türlü hususlarla alakalı konuşmaya kalksanız, hiç bitecek gibi değil. Dünyada korkunç satrançlar oynanıyor. İnsanların başını döndürecek, oyunlar, komplolar peşinde değişik şeyler oynuyorlar. Ömür boyu bunları bahsetseniz bitiremezsiniz. Bu aynı zamanda olumsuz yere sizde ciddi gerilimler hâsıl eder, veriminizi düşürür bunlar, sizi meşgul eder, sizi yorar sizi bitirir. Nerede böyle çizgi dışı mülahazalar söz konusu olsa, hemen sohbet-i canan deyip meseleyi esasa çekmeli ve burada sürekli Cenabı Hakkın marziyatını vurgulanmalı.

Allah Rızası demeli, insanların tabiatı haline getirmeli, Muhacir Ahmet Efendi gibi, onu Rahmetli Hulusi Abiden dinlemiştim ben Üstat Hz.leri odasına misafir ediyor. Misafir oluyor ama doğudan sürgün gelmiş bir Hocaefendi, kılık kıyafetiyle de acayip, böyle, bizim modern çağ tarihin bilmem hangi dönemden garip gelip şıp diye düşmüş, tuhaf bir adam yatmıyor geceleri, o gece yine duaya sığınıyor. O derken arada, kendisi bir ara geldi aklıma, diyemedim ben onu. “Estağfurullah el azim, estağfurullah el azim” duvarlar lerzeye geliyor. Ondan çok küçük, küçüğün küçüğü, küçüğün küçüğü bile ben biliyorum, bizzat kulaklarımla da duydum. Bir yerde gecenin bir yarısı böyle, “Ey Habibi Şefik, ey Şefiki Habib “dediği zaman kasimle teminat veririm, dört defa duvarlar lerzeye geldi, “offff” diye inlediler yemin ederim. Taş toprak, duvar direk, hepsi lerzeye gelmiş bir inliyor ki muhacir Ahmet Efendinin hanımı kalkıyor diyor ki “efendi kalk evimize devlet geldi” kadın beyinden evvel seziyor o meseleyi, oraya bir devlet kuşu konduğunu. Bir liyakatleri var ki, o gün o ev, direk, sütun, toprak, taş, hepsi lerzeye gelmiş, o Zatın zikrine iştirak ediyorlar. Her yerde herhalde dinlenseydi o zat, meseleleri öyle yüreğinden seslendiriyordu, hislerini bir mızrak gibi kalbine öyle indiriyordu ki çıkaran seslerin sadece çevrede duyulması değil, Allah-u Alem hüsnü zannımın ifadesini seslendiriyorum, meleği alanın sakinleriyle, onunla lerzeye geliyordu. Allah-u âlem.

Belli  bir yaştan sonra, insan daha bir endişeli hale geliyor. İnsanın içini daha derin endişeler sarıyor. Öbür tarafın ufku görünüyor. Her attığın adım son adım olabileceği mülahazası, yüreğine oturuyor. Dolayısıyla öbür âleme ait endişeler, daha fazla insanın ruhunu sarıyor. Keşke daha öncede olsa, yakışıksız düşüncelere mülahazalara karşı insanı frenlese, gemlese. Hatırlarsanız o havf bahsinde, Hz Ömer Efendimiz mescide giderken, çelik çavak bir çocuğun “gözlerini bana dikmiş bakan şu delikanlı gibi”, mescide koştuğunu görüyor. Evlat diyor bu yaşa, bu başa göre değil, ne bu tealik böyle “Ya Emirel müminin, dün bizim mahallede bir çocuk öldü” .Bana çok derin geliyor bu. Ölüm öldürülemeyeceğine göre, Kabir Kapısı kapanmayacağına göre, fani hayat ebedileştirilemeyeceğine, bakileştirilemeyeceğine göre, insan hesabını ona göre yapmalı. Oraya görülecek hesaplarla değil, görülmüş hesaplarla gitmeye bakmalı. Evet, ben çok çevremde ölüp giden çocuklar gördüm ama zannediyorum o tehalükü hiç göstermedim. Hey Hat. Ey Rahmeti bol Padişah cürmüm ile geldim sana, ben eyledim hadsiz günah cürümüm ile geldim sana. Sermayne o, herkes sevapla gelmiş, marifetle gelmiş, aşkla gelmiş, şevkle gelmiş. Bana soruyorlar sen ne getirdin?
Ey rahmeti bol padişah, cürmüm ile geldim sana, ben eyledim hadsiz günah, cürmüm ile geldim sana. Sırtındaki yükün farkında olmak da önemli, bazen insan bir ömür boyu semer gibi onu sırtında taşırda, arkasında bir süvari taşıdığını zanneder. Meyil bir yolda koştuğu, vehimleriyle oturur kalkar ama o bir semerdir insanın sırtında, yakışmaz insana cürüm, yakışmaz.

Ya Gaffar , Ya Settar…

08.06.2005 tarihli Bamteli Sohbetinin yazıya dökülmüş şeklidir.

© 2006 Nurforum.org (yedi_beyza)

 

 
< Önceki   Sonraki >