|
||
| Bediüzzaman perspektifinde "DİYALOG" |
|
|
| Yazar Dr. Emin Şimşek | |
| Salı, 16 Ağustos 2005 | |
Birçok ehl-i tahkik , ehl-i ilim ve ekser müminlerin kabul gördüğü üzere , Hicri 13. asrın müceddidi olan Bediüzzaman Hazretleri , Ehl-i Kitab ile diyalogtan öte bir “İttifak”ı tavsiye etmiş , özellikle İsevi ruhaniler veya Hristiyanların dindarlarını nazara vererek asrımızda faal olan "Dinlerarası Diyalog" çalışmalarını bireysel olarak başlatan ilk kişi olma özelliğine sahib olmuştur.A) Dinler Arası Diyaloğun , Asrımızdaki Mimarı Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri 1940'lı yıllardan itibaren Said Nursi, müslümanları, İnkar-ı uluhiyeti fıtrat haline getiren (ateistlerin), saldırısına karşı mücadele etmek için dindar (samimi) Hıristiyanlarla ittifak kurmaya teşvik ediyordu. (63) 1953 Mayıs atında , Müslümanlar ve Hristiyanlar arasında mütecaviz dinsizliğe karşı işbirliği temini için, İstanbul’da Patrik Athenagoras’ı ziyaret etmiştir. Bediüzzaman'ın Patrik Athenagoras'la görüşmesi Istanbul'un 500. Fetih yıldönümünde gerçekleşen bu görüşme de geçen Diyalogta, Bediüzzaman Hazretleri: “Hıristiyanlığın dini hakikîsini kabul etmek, Hazreti Muhammed'i peygamber ve Kur'anı Kerîmi de Kitabullah kabul etmek şartıyla ehl-i necât olacaksınız (kurtuluşa ereceksiniz) .” der. Patrik, cevaben: 'Ben kabul ediyorum! ' deyince, Bediüzzaman: 'Pekâlâ, siz bunu dünyanın diğer mânevî reislerine de söylüyor musunuz? ' diye sorar. Patrik: 'Söylüyorum; fakat onlar kabul etmiyorlar.' diye cevap vermiştir.(64) Hadiseyi iyi tahlil eden gözlemciler , Patrik Athenagoras'ı ziyarete gidenin Bediüzzaman olmasının , Efendimiz (SAV) 'in Ebu Cehili, 100 kezi aşkın ziyaretine gitmesi kadar normal karşılar. İkincisi, o görüşmede, Bediüzzaman , ateizme karşı Hristiyan alemi ile nasıl bir işbirliği yapılabileceğini konuşmuş ve asrımızda "Dinlerarası Diyaloğu" ferdi olarak ilk başlatan kişi ünvanına sahib olmuştur. Bu diyaloğun sürekliliği adına olsa gerek Bediüzzaman Hazretleri Fener semtinde ikamet etti ve bu durum Rum Patrik Atenagoras ile görüşmelerini kolaylaştırdı.(65) Aynı Bediüzzaman, Patrikten , Efendimiz (SAV)'e ve Kur'an’a iman etmiş olmasına rağmen bunu dünya medyasına açıklamasını istememiş, çünkü ileride detaylı izah edileceği üzere, ahirzamanda Ehl-i Kitabın dinlerini bütün bütün terk etmesini beklemek yerine, itikatlarını tadil ve revize etmelerini beklemenin daha doğru bir yaklaşım olacağından bahsetmiştir. 1950 yılında, Roma’ya Papa XII. Pius’a, Risale-i Nur Külliyatını (Zülfikar adlı eseri) göndermiş , ve buna mukabil 22 Şubat 1951 yılında şahsi bir teşekkür mektubu almıştır. (66.a.) Roma'daki Papa'ya gönderdiği mektubunda kısaca: 'Biz Allah'a inan-anlar küfre karşı beraberiz..' demiştir.(66.b.) Netice olarak , Bediüzzaman Hazretlerinin , günümüzde faaliyetlerini devam ettiren Dinler arası Diyalog çalışmalarını bireysel olarak başlatan ilk kişi olduğunu rahatlıkla ifade edebiliriz. B) Diyalogtan da öte "ittifak" Bediüzzaman Hazretleri kendi yaşadığı dönemden sonraki bir dönemde, Hristiyan – Müslüman Diyaloğunun ötesinde , bir ittifaktan , Risale-i Nurlarda tam 8 yerde bahsetmektedir : 1-) "Hattâ, hadis-i sahihle (67.a.) , âhirzamanda İsevîlerin hakikî dindarları ehl-i Kur’ân ile ittifak edip, müşterek düşmanları olan zındıkaya karşı dayanacakları gibi; şu zamanda dahi ehl-i diyanet ve ehl-i hakikat, değil yalnız dindaşı, meslektaşı, kardeşi olanlarla samimî ittifak etmek, belki Hıristiyanların hakikî dindar ruhanîleriyle dahi, medar-ı ihtilâf noktaları muvakkaten medar-ı münakaşa ve nizâ etmeyerek, müşterek düşmanları olan mütecaviz dinsizlere karşı ittifaka muhtaçtırlar. (67.b.)" Ahirzaman ile ilgili Sahih bir Hadisi tefsir eden Bediüzzaman Hazretleri , Hristiyanların Hakiki Dindarları ile Müslümanlar , İnkar-ı Uluhiyet güden Ateizme karşı İttifak'a muhtaç olduklarından , değil sadece müslümanlar ile , hakiki dindar İsevi Ruhaniler ile bile gereksiz münakaşa ve münazara konularına girilmemelidir demektedir. Bediüzzaman hakiki Hristiyan Ruhaniler derken , İslama düşman olmayan , belki İslamın Ana kaidesi olan Allahın "Birliği” ve Hz.Muhammed (SAV)’in Peygamberliğini kabul etmeye yatkın veya kabul eden İsevilerden bahsetmektedir ki , günümüzde bir çok İsevi Ruhaniler artık , Allah’ın üç değil "Bir" olduğuna , ve Hz.İsa (AS) mın Allah’ın oğlu değil , Allah’ın bir peygamberi ve Hz.Muhammed’in (SA) tarihi açıdan son peygamber olduğunu kabul etmektedir. Bunların başında , İstanbul’un Vatikan Temsilcisi Mr. Monsenyör George Marovitch gelmektedir. Kendileri yapmış oldukları bir mülakatta (67.c) , Allah’ın üç değil bir olduğunu , Hz.İsa’(AS) mın bir oğul değil , peygamber olduğunu , ve Hz.Muhammed’in peygamberliğini kabul ettiklerini Vatikan pratikteki bir yaklaşımı olmasına rağmen şimdilik bunu ilan edemediklerini belirtmiş olması , Dinler arası Diyalog faaliyetlerinini nekadar doğru bir çizgide seyrettiğini tescil etmektedir. 2-) "Alem-i İslamın tam intibahiyle ve yeni dünyanın, Hıristiyanlığın hakiki dinini düstur-u hareket ittihaz etmesiyle ve alem-i İslamla ittifak etmesi ve İncil, Kur’ân a ittihad edip tabi olması, o dehşetli gelecek iki cereyana karşı semavi bir muavenetle dayanıp inşaallah galebe eder." (68.a.) Bediüzzaman Hazretleri , yine Haristiyanların Hakiki dindarları ile bir ittifaktan bahsediyor ve bu ittifakın neticesi olarak , İncil’in Kur’ana tabi olacağını beyan ediyor. Allahu Alem bissevab , bunun gerçekleşmesi için , bahse konu aslına uygun İncilin bulunması gerekirki , buda Asrımızda yeni bulunmuş olan Barnaba İnciline bir işaret olsa gerek. Bu İncil'in bir nüshası yıllar önce bulundu ve Arapça ve Farsçaya da tercüme edildi. Barnaba İncil'inin içerdiği kıssalar , Genel olarak Kur'an'ın Meryem oğlu İsa Mesih ile ilgili olarak aktardığı kıssalarla örtüşmekte (68.b.) ve dört İncil' den ayrıldığı en önemli noktalar şunlardır: a- Barnaba İncili, Hz. İsa'nın ilâh veya Allah'ın oğlu olduğunu kabul etmez. b- Hz. İbrahim'in kurban olarak takdim ettiği oğlu Tevrat'ta belirtildiği ve hristiyan inançlarında anlatıldığı gibi İshak değil, İsmâil (a.s.)'dır. c- Beklenen Mesih(Son Peygamber) Hz. İsa değil Hz. Muhammed'dir. d- Hz. İsa çarmıha gerilmemiş, Yahuda İskariyoth adında biri ona benzetilmiştir. (68.c.) Ayeti Kerimede geçen : “ Onların Tevrat’taki misâli buna benzer; İncil’deki misallerine gelince...” (Fetih, 48/29) diyerek Tevrat’ta ve İncil’de Resûlullah’tan (s.a.s) ve O’nun ashâbından bahsedildiğini haber vermekle beraber,bir gün gereken tetkikler yapıldığında -inşaallah- sahih olduğu ortaya çıkacak olan Barnabas İncili’nde zaten apaçık Efendimiz’in (s.a.s) isminden bahsedilmektedir.(68.d.) Yapılan Karbon tahlillerinde 16.-17.Asır öncesinin olduğu kesinleşen bu İncilin , bir gün bulunan bu İncil nüshası gün yüzüne çıktığında, tarihin yeniden yazılması da kaçınılmaz olacak.. (68.e.) 3-) "Misyonerler ve Hıristiyan ruhanileri, hem Nurcular, çok dikkat etmeleri elzemdir. Çünkü, herhalde şimal cereyanı, İslam ve İsevi dininin hücumuna karşı kendini müdafaa etmek fikriyle, İslam ve misyonerlerin ittifaklarını bozmaya çalışacak."(69) Bediüzzaman Hazretleri , Şimal cereyanı diye nitelendirdiği o dönemki İnkar-ı Uluhiyetin (Ateismin) temsilcisi olan Kominizmin , kendinini korumak ve rejiminin ömrünü uzatmak maksadıyla, Müslümanların ve Hristiyanların ittifak etmelerini önlemek istiyebileceğini , bir uyarı mahiyetinde beyan ediyor ! 4-) "Risale-i Nur’un İhlas Lem alarında denildiği gibi, şimdi ehl-i iman, değil Müslüman kardeşleriyle, belki Hıristiyanın dindar ruhanileriyle ittifak etmek ve medar-ı ihtilaf meseleleri nazara almamak, niza etmemek gerektir. Çünkü küfr-ü mutlak hücum ediyor." (70) Mutlak Küfür olan Ateismin hücumlarına karşı mukavemet edebilmek için , değil sadece Müslümanların , Hakiki dindar Hristiyanların ruhanileri ile bile ittifakın gerekliliğine işaret etmektedir. Bu , ittifakın zedelenmesini önlemek için, bir takım ihtilaflı meseleleri dahi gündeme getirmemek , getirilmişse şayet konuyu derhal kapatmanın gerekliliğine işaret var ! Üstadın Risalelerde kullandığı “belki” kelimesi ,çoğu yerde kesinlilik arz etmektedir. 5-) "O Zatın üçüncü vazifesi, hilafet-i İslamiyyeyi, ittihadı İslama bina ederek, İsevi ruhanileri ile ittifak edip din-i İslama hizmet etmektir." (71) Bediüzzaman , kendisinden sonra gelecek olan Zat’ın , bir takım vazifelerinden bahsettikten sonra , üçüncü vazifesi olarak , Sahabeyi Kiram veya Osmanlı dönemindeki Devleti idare şekli olan Hilafet Sistemini rehber edinmiyeceğini , bunun yerine İslam Birliğini (belki Osmanlı Milletler Birliği benzeri bir teşekkülü ) kurmayı hedefliyeceğini belirtmiştir. Bu Hedef doğrultusunda , İsevi ruhanilerle ittifakın gerçekleşeceğini ve bu ittifakın İslam dinine Hizmet şeklinde semerelerini vereceğini söylemektedir. 6-) "İşte böyle bir sırada, o cereyan pek kuvvetli göründüğü bir zamanda, Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın şahsiyet-i mâneviyesinden ibaret olan hakikî İsevîlik dini zuhur edecek, yani rahmet-i İlâhiyenin semâsından nüzul edecek, halihazır Hıristiyanlık dini o hakikate karşı tasaffi edecek, hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak, hakaik-i İslâmiye ile birleşecek, mânen Hıristiyanlık bir nevi İslâmiyete inkılâp edecektir. Ve Kur’ân’a iktida ederek, o İsevîlik şahs-ı mânevîsi tâbi ve İslâmiyet metbû makamında kalacak, din-i hak bu iltihak neticesinde azîm bir kuvvet bulacaktır. Dinsizlik cereyanına karşı ayrı ayrı iken mağlûp olan İsevîlik ve İslâmiyet, ittihad neticesinde dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak istidadında iken, âlem-i semâvatta cism-i beşerîsiyle bulunan şahs-ı İsâ Aleyhisselâm, o din-i hak cereyanının başına geçeceğini, bir Muhbir-i Sadık, bir Kadîr-i Külli Şeyin vaadine istinad ederek haber vermiştir. Madem haber vermiş, haktır. Madem Kadîr-i Külli Şey vaad etmiş, elbette yapacaktır." (72.a.) Ateizmin Dünyada çok güçlü olduğu bir dönemde , Allah’ın Rahmeti ile Hristiyanlık Dini tahriflerden sıyrılarak aslına dönecek ve Hz.İsa (AS)’mın şahs-ı manevisini temsilen , İslamın hakikatleri ile birleşerek , bir nevi İslamiyete inkılap etmiş olacaktır ! Demekki , Hz.İsa’mın (AS) Şahs-ı Manevisinin oluşması , Hristiyanlığın aslına dönüp Müslümanlarla birleşmesine bağlı ! Hak Din olan İslamiyete tabi olan Hristiyanlık dini, bu birleşme ile , büyük bir güçlenme dönemine girmiş olacak. Dinsizlik fikrine karşı ,ayrı ayrı mücadele ettiklerinde muvaffak olamayan İsevilik ve İslamiyet , ittihat sonucu dinsizliği yenecek istidada kavuşmuş olacaktır. İşte tam bu sırada , Cismaniyeti ile 3.Hayat Tabakasında bulunan (72.b.) Hz.İsa (AS) güç kazanan Hak Dinin başına geçeceğini , Allah Resulu (SAV) herşeye Kadir olan Allah( C.C.) ‘nun vaadine istinaden haber vermiştir. Madem vaad etmiş ,elbette yapacaktır ! 7-) “Şahs-ı İsa Aleyhisselâmın kılınciyle maktul olan şahs-ı Deccalın, teşkil ettiği dehşetli maddiyyunluk ve dinsizliğin azametli heykeli ve şahs-ı mânevîsini öldürecek ve inkâr-ı ulûhiyet olan fikr-i küfrîsini mahvedecek ancak İsevî ruhânileridir ki, o ruhâniler din-i İsevînin hakikatini hakikat-i İslâmiye ile mezc ederek o kuvvetle onu dağıtacak, mânen öldürecek. Hattâ, "Hazret-i İsa Aleyhisselâm gelir, Hazret-i Mehdîye namazda iktida eder, tâbi olur" diye rivayeti (73.a.), bu ittifaka ve hakikat-i Kur’âniyenin metbuiyetine ve hâkimiyetine işaret eder." (73.b.) Hz.İsa (AS) mın Şahsı manevi kılıncı ile öldürülecek Deccalın Şahs-ı manevisi sonrasında , dehşetli ve güçlü olan Materyalizm ile Dinsizlik Fikride öldürülmüş olacaktır. Bunu (Ateism fikrininin öldürülmesini) hakiki Dindar İsevi Ruhaniler gerçekleştirecektir. Bu Ruhanilerin o güce ulaşması ve bunu başarması , ancak Hrıstiyanlık Dinini İslam Hakikatleri ile inkılab ettirmeleri neticesinde olabilir ! Hz.İsa (AS) mın , Ahirzamanda Hz.Mehdiye namazda tabi olacağı Hadisi şerifide , bu İttifaka ve İsevi ruhanilerinin Kur’ana tabi olmalarına işaret etmektedir. 8-) "Ey Câmi-i Emevîde kardeşlerim! Ve yarım asır sonraki âlem-i İslâm camiindeki ihvanlarım! Baştan buraya kadar olan mukaddemeler netice vermiyor mu ki: İstikbalin kıt’alarında hakikî ve mânevî hâkim ve beşeri, dünyevî ve uhrevî saadete sevk edecek yalnız İslâmiyettir ve İslâmiyete inkılâp etmiş ve tahrifattan ve hurafattan sıyrılacak İsevîlerin hakikî dinidir ki, Kur’ân’a tâbi olur, ittifak eder." (74.a.) Bediüzzaman Hazretleri , Hicri 1327 (M. 1909 ) ‘de Şam'da Emevi Camii'nde içlerinde 100 Alim olmak üzere toplam on bin kişiye verdiği hutbesinde, Hicri 1371'den (M.1952) sonraki İslam aleminin geleceğine yönelik izahlar yapmıştır (74.b.) İfadelerde geçen , yarım Asır sonrasındaki (Hicri 1421 - M.2001) İslam alemine hitab ederken , bu yıllarda İslamiyetin dünyada Hüküm sürme eğilimine gireceğini , hem Dünya hemde Ahiret Saadetine vesile olacağına , aynı zamanda Hrıstiyanlığın tahrifatten ve hurafelerden sıyrılıp , İslamiyete inkılab etmeye başlıyacağına , bunu yaparkende Kur’ana tabi olmayı kendilerine Rehber edinip , İslamiyet ile İttifak edeceklerine işaret etmiştir. Cay-ı Dikkat bir diğer husustur ki , Bediüzzaman Hazretleri “Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar, Allah da razı olmuyor. Fakat kâfirler istemeseler de Allah nurunu tamamlamayı diliyor.” (Tevbe /9:32) Ayetinin tefsirinde , Hicri 1324 senesine işaret ettiğini beyan ettikten sonra , bir vecihle eğer şeddeli “lam”lar ve “mim” ler ikişer sayılsa, bundan bir asır sonra zulümatı dağıtacak zatlar ise, Hazret-i Mehdînin şakirtleri olabilir. “ (74.c.) diyerek , Hicri 1424 ( M.2003 ) yılına remzen parmak basıp , bahse konu İsevi Ruhanilerinin Kur’ana tabi olup , İslamiyetle ittifak etmelerine vesile olacak Şahs-ı manevinin , Mehdinin şakirtleri olduğu izlenimini vermektedir. C) Hz.İsa (AS) ‘mın Nuzülü ve Peygamberimiz'e(SAV) ümmet olma Keyfiyeti : Hz. İsa’nın nüzulü meselesinde, onun bedenen yeryüzüne ineceği, ümmet-i Muhammed arasında telakki bi’l kabule mazhar olmuş (kabul edilebilinir) bir meseledir. Hz. Üstad’ın Onu şahs-ı manevî olarak anlaması ise, bu anlayışa, bu hissiyata ters değildir. (75.a.) İslam alimlerinden bazıları, Hz. İsa'nın şahsen nüzûlünü, Cenâb-ı Hakk'ın hikmetine aykırı bularak, bu nüzûle “şahs-ı mânevî” nüzûlü olarak bakmışlardır. Bazıları da âyet ve hadisleri daha değişik şekilde te'vil etmişlerdir. Bediüzzaman Hazretleri ise, Hz. Mesih'in nüzûlünün şahsen olacağını nefyetmemekle beraber, daha çok şahs-ı mânevî üzerinde durmuş ve Hz. Mesih'in nüzûlünü, Hristiyanlık âleminin İslâm'a iktida etmesi şeklinde anlamıştır. Hristiyanlığın tasaffisi için Hz. Mesih'in şahsen nüzûlünü de uzak görmemek gerektiğini ifade ederek, “evet, her vakit melekleri semâvattan yere gönderen, bazı vakitte Hazret-i Cibril'in Dıhye suretine girmesi gibi onları insan suretine vaz' eden, ruhanîleri âlem-i ervahtan gönderip beşer suretinde temessül ettiren, hattâ ölmüş velilerin ruhlarını cesed-i misaliyle dünyaya gönderen bir Hakîm-i Zülcelâl, değil semâ-i dünyada cesediyle bulunan ve hayatta olan Hz. İsâ'yı, belki âlem-i âhiretin en uzak köşesine gitseydi ve hakikaten ölseydi, yine şöyle bir netice-i azîme için ona yeniden ceset giydirip dünyaya gönderirdi.” (75.b.) demektedir. Üstad, temelde meseleye böyle yaklaşırken, nüzûl keyfiyetiyle alâkalı hadislerde zikredilen Şam'da Ak Minare'ye inmesi, bir atın üzerine binmesi.. vb. hususlarda da kat'iyen tafsilata girmemiştir. Meselenin dinî temellerine gelince; Hz. Mesih'in âhir zamanda tekrar dünyaya döneceğini ve bu nüzûl keyfiyetini bildiren yaklaşık yüz kadar hadis-i şerif vardır. Bu hadislerden en az kırk kadarı, hadis kriterleri açısından sahih sayılır, yani erbabınca itimat edilen hadislerdir. Yirmi kadarı da hasen kabul edilmektedir, yani, ondan bir derece düşük de olsa sıhhatine güven duyulan hadislerdir. Kur'an'da bu konuyu sarih (açıktan) olarak ifade eden bir ayet yoktur. Fakat bazı büyük alimler, mesela bu mevzudaki hadisleri de cem' eden Hindistan'lı Allâme Keşmirî, dört ayetin ahir zamanda Hz. Mesih'in ineceğine işaret ettiğini söylemişlerdir. Bu ayet-i kerimeler şunlardır: “Beşiğinde de, yetişkinliğinde de insanlara hitap edip onlarla konuşacak, salih insanlardan olacaktır.” (Âl-i İmran, 3/46); “Kitap ehlinden her biri ölümünden önce ona muhakkak iman edecektir.” (Nisâ, 4/159); “Doğduğum gün, öleceğim ve diri olarak gönderileceğim gün bana selâm olsun.” (Meryem, 19/33) ve “O, kıyamete bir alâmettir.” (Zuhruf, 43/61). (75.c.) Hıristiyan âleminin İslâm’a iktidâ etmesi meselesine gelince; Allah Resûlü (sav) âhir zamanda yeryüzünü işgal edecek insanların fizyonomilerini çizip resmederken, daha ziyade bazı Uzak Doğu insanlarını âdeta resm ve tarif etmektedir. Bu tariflerde daha çok ablak suratlı, kalkık çeneli, elmacık kemikleri dışarıya çıkık, burunları basık, gözleri çukur insanlar nazara çarpmaktadır. Ayrıca yine bu hadislerde Hz. Mesih ve Mehdi’nin ortaya çıkması ve Hıristiyanlarla Müslümanların bir bütün olarak hareket etmesinin de, yeryüzünün bu insanlar tarafından işgal edildiği zamana rastlayacağı vurgulanmaktadır. Bu hadisle ilgili yorumlara göre, Hıristiyanlığın iktidâsı, tamamen İslâmiyet’e dehalet şeklinde olabileceği gibi, içinde bulundukları karışık, bulanık ve kaoslu bir ortamdan sıyrılıp, ıstıfâ (saflaşıp) edip tekrar Hz. Mesih çizgisine gelmeleri şeklinde de olabileceği akıldan uzak değildir. O halde onlar, ihtimal tam mânâsıyla Şeriat-ı İslâmiye’yi benimsemeyecekler ama, başları sıkıştığı an Müslümanların vesâyetini kabul edecek ya da günümüzde bazı bölgelerde olduğu gibi, gelip toplu halde Müslümanlığa gireceklerdir. Dolayısıyla, bu birlik ve beraberliği sadece ahir zamanda dünyanın işgal edildiği âna has kılmak yanlış olur. Zira günümüzde de, aynı tür vifak ve ittifak, cüz’î ölçüde de olsa var sayılabilir. Nitekim biz bunu, komünizmin yıkılacağı âna kadar belli ölçüde yaşadık; Hıristiyanlıkta sabit kalanlarla bir araya gelerek, inkâr-ı Ulûhiyet’e, ateizme karşı bir pakt kurduk. Gelecekte daha değişik tehlikelere karşı, başka birleşmeler de söz konusu olabilir.(75.d.) Bediüzzaman’a göre; Hıristiyanlık, Teslis inancından kaynaklanan şirk dairesinde kalıcı kalmayıp , birgün, asıllarında olduğu gibi hâlis tevhid inancına geri dönecektir. Tarihsel gelişmelerin de bunu doğruladığını, o şu şekilde ifade etmiştir: “Nasrâniyet ya intifâ, ya ıstıfâ bulacak. İslâm’a karşı teslim olup terk-i silâh edecek. Mükerreren yırtıldı, Prutluğa tâ geldi. Prutlukta görmedi ona salâh verecek. Perde yine yırtıldı, mutlak dalâle düştü. Bir kısmı lâkin bâzı yakınlaştı tevhide; onda felâh görecek. Hazırlanır şimdiden, yırtılmaya başlıyor. Sönmezse, safvet bulup İslâm’a mal olacak. Bu bir sırr-ı azîmdir. Ona remz ve işaret: Fahr-i Rüsûl demiştir: ‘İsâ, Şer'im ile amel edip ümmetimden olacak.’(76)Hz.İsa’nın(a.s.) hakikî dini ile İslâm hakikatlerini bir araya getirmeye çalışacak olan bu topluluğa Bediüzzaman, “Müslüman İsevîleri” unvanını vermiştir.(77) Bu açıklamalardan hareketle, aslında Hz. Mesih'in nüzulü, "Mesihiyet şeklinde değil; Mehdilik ve Muhammedilik şeklinde olacaktır." denebilir. Böyle bir gerçeğin tahakkuk keyfiyeti ne şekilde olursa olsun, bence mühim olan, her Müslüman'ın Kur'an'ın ruh ve ma'nasını arızasız temsil edip her zaman bu "menheli'l-azbi'l-mevrud = tatlı su kaynağı"nın başında durup o temiz, o pak, o nezih kaynaktan yararlanıp ve başkalarını da yararlandırmaktır. Bir diğer önemli husus da, bütün bunları belli şahıslara bağlama yerine konuyu bir şahs-ı manevi konusu olarak değerlendirmektir. Yine de bu mesele çok münakaşası yapılacak bir meseledir. Zira, bu konuda öteden beri "sevad-ı azam"ın kabul ettiği bazı esaslar var. Bu esaslar çiğnendiğinde ciddi iftiraklar doğabilir. Zaten Üstad da, belki elli yerde bu nüzul ve temsili anlatmış ve "ancak onu nur-u firasetle bakanlar sezebilir" demiştir. O halde, bütün bunları nazar-ı itibara alarak, ahirzamanda Hz. Mesih'in gökten inmesini intizar etmenin bizim vazifemiz olmadığını ifade edebiliriz. (78.a.) Konu ile ilgili Bediüzzamanın Talebelerinden Dereli Mutâf Hafız Ahmed’in Üstad’a yazdığı bir mektubta rüyasının tabirinde : "Allahu a’lem, bu rüyanın bir tabiri şudur ki: Üstadımızın Kur’ân-ı Hakîmden aldığı ve neşrettiği Risale-i Nur vasıtasıyla Nasârânın bir kısmı İslâmiyeti kabul edecek ve Nasârâ Müslümanları veya Hıristiyan mü’minleri hükmüne geçip Üstadımızın sözlerini İsâ Aleyhisselâmın sözleri nev’inden hüsn-ü kabul edeceklerine işârettir." (78.b.) diyerek , Bediüzzamanın Risale-i Nurlarda konu ile alakalı Vaaz ettiği prensiblerin , ileride Dindar İsevi Ruhaniler tarafından hüsn-ü kabul göreceğini beyan etmiştir. D) Ehl-i Kitab'ın Dini ile Dost olmak yasaklanmıştır ! Bediüzzaman Hazretleri , Kur’anda men edilen “Yahudi ve hristiyanlarla dost olmayın (Maide, 5/51) Ayeti Kerimesinin tefsirinde , “Delil, katiü'l-metin olduğu gibi katiü'd-delalet olmak gerektir,” diyerek, yahudiler ve hıristiyanlarla diyalog ve dostluk kurmanın yasak olduğuna dair delilin Kur’an’ın ayetleri gibi sağlam bir metne dayandırılmasına rağmen, kastedilen anlamın kesin olmadığını belirterek , Yahudi ve Hristiyanlarla dost olmaya men değil , tahrif olan yahudilik dini ile yine tahrif olan hristiyanlık dinine dost olmaya men olduğunu belirtmektedir. Şayet bu Ayeti Kerimeyi böyle bir anlam verilmemiş olunursa , yine Bediüzzamanın “Ehl-i kitaptan bir haremin olsa elbette seveceksin!” ifadesinde dediği üzere , Ehl-i Kitab hanımları ile evlenmeye ruhsatı belirten (Maide .5/5 ) Ayeti ile çelişeceğine vurgu yapmaktadır. Çünkü , hem dost edinmeyin hemde Hanımları ile evlenmenizde bir sakınca olmaz anlayışı , Kur’anın siyak ve sibak bütünlüğünü zedelemektedir. Tefsirin devamında , Asr-ı Sadet döneminde, İslamın yeni nuzülü ile meydana gelen yeni bir Din'in manevi bir inkılaba sebebiyet verdiğini, bundan dolayı Sahabeyi Kiram bütün kıstaslarını "Din" noktasından yapmaktalar ve bu noktadan muhabbet veya düşmanlık beslerlerdi . Buna istinaden , Asrı Saadet döneminde gayri müslimlere muhabbette bir nifak endişesi vardı . Ancak , günümüzde yaşanana inkılabat manevi değil bir nevi medeni ve dünyevi bir inkılabat olduğundan , kıstas olarak medeniyeti nazara almak esastır. Zaten , gayri müslimlerin çoğu da dinlerine bağlı olmadıklarından , onlarla dost olmak , hem medeniyet ve gelişmişlikleri noktasına hemde Dünyevi Barış ve Huzurun temini içindir. Bundan dolayı , Kur’andaki nehiy bunun kesinlikle kapsamamaktadır ! (79) Bediüzzaman Hazretleri , değişik ırklardan müteşekkil bir milletin saadet ve selametinin dostluktan geçtiğini belirterek, bunun ölçüsünü de; “Fakat mütezellilane (alçalarak) dost olmak değil, belki izzet-i milliyeyi muhafaza ederek, müsafaha elini uzatmaktır,” şeklinde koymaktadır.(80 ) "Hattâ değil Müslümanlarla, belki dindar Hıristiyanlarla dahi dost olup adâveti bırakmaya çalışıyorum"(81) demektedir. İnkar-ı Uluhiyete karşı , Amerika gibi dine önem veren devletlerle Diyaloğun olması gerektiğine işaret eden Bediüzzaman , bu ülkelerle İslam Kimliğimizi öne çıkararak Hakiki dostlukların sağlanabileceğine vurgu yapmıştır. (82) ( O dönemki Nüfüs oranlarına göre ) 800 milyonluk Hıristiyan Aleminin , 400 milyonluk Müslüman Aleminin Sulh ve selametine şiddetle ihtiyacı olduğunu ve bu vesile ile diğer dinlerinde bu Milletin dostluğunu kazanacağını bildirmiştir. (83) Eskiden Hıristiyan devletlerinin ittihad-ı İslâma taraftar olmadıklarını , fakat şimdi komünistlik ve anarşistlik çıktığı için, hem Amerika, hem Avrupa devletleri Kur’ân’a ve ittihad-ı İslâma taraftar olmaya mecburdurlar , demiştir. (84) İslam dininin , Hakiki Hıristiyanlıkla bir sorunun olmadığını , belki günümüz Hıristiyanlığı ile başta tevhid noktasında bir sorunun olduğunu , yani İslamiyette sebebler nazara alınmadığından , enaniyetlerin izalesinin kolay olduğunu , halbuki hırsitiyanlıkta vasıtalara kutsiyet atfedildiğinden , Allah ile kul arasında giren vasıtalara bir nevi enaniyet verildiğini , bunun neticesinde hıristiyanlar içinde birçok Reisicumhurun enaniyetini bırakmak zorunda kalmadıklarından , aynı zamanda dindar olabildiğini (Amerikan Cumhurbaşkanı Wilson ile İngiliz Cumhurbaşkanı vekili Lloyd George gibilerin dindar papaz olmaları gibi ) , halbuki Hakiki bir müminin enaniyeti terk etmesi gerektiğinden , o makamlara gelip Dindarlığını muhafaza etmesinin müşkilatından da bahsetmiştir.(85) Sonuç olarak , ehl-i kitapla “din” dostluğu değil, “güzel sıfat ,faydalı sanat , teknoloji ve ahlak-ı hasene ” dostluğu, âyetin nehyinin şümulüne girmemektedir. Elbette bir ehl-i kitabın dinine muhabbet duymak, imanın zaafiyetini gösterir. Ama onların meselâ “doğruluk , dürüstlük, emanete sadakat ” gibi sıfatlarına sevgi beslenebilir, teknolojileri hoş karşılanabilir, işbirliğine gidilerek istifade edilebilir. Bunlar, Kur’ân'ın kastettiği “dostluk” kavramının içine girmemektedir. E) Bir Mümin , “ateist” olabilir ama asla Kalben “Hıristiyan” olamaz ! Bediüzzaman Hazretlerine göre , bir İsevi (Hıristiyan) Müslüman olsa , Hz.İsa (AS) mı bir mümine oranla daha fazla sever , bir Musevi (yahudi) Müslüman olsa , Hz.Musa(AS) mı bir mümine oranla daha fazla sever , ancak bir müslüman Hz.Muhammed (SAV) ‘in zincirinden çıksa yani İslam dinini terk etse , hiçbir dine giremiyeceğini , ruhunun maneviyata kapanacağını ya anarşist,ya da ateist olacağından bahsetmektedir. (86) Bunun nedeni olarak , İslamiyete inanan bir müslümanın , zaten Hz.İsa(AS) ‘ma ve Hz.Musa (AS) ‘ma inandığını , bundan dolayı Hz.Muhammed (SAV) mi inkar eden bir müslümanın bu peygamberlerin tahrif olmuş dinlerine girmesinin yeni bir inanış olmıyacağından , ayrıca Hz.Muhammed (SAV) vesile ile tüm peygamberleri sevmiş olduğundan , kalben diğer dinlere girmesinin mümkün olmadığından bahsetmektedir. (87) Dinsiz bir milletin uzun ömürlü olamıyacağını beyan eden Bediüzzaman , 2 büyük Dünya savaşı görmüş milletlerin dinsizliği kabullenmiyeceklerini , Rusya’nın ne dinsiz kalabileceğini nede Hıristiyanda olabicağını , aklı ve kalbi ikna eden Kur’an ile sulha girip , tabi olacağını müjdelemiştir. Bu vesile ile ileride İslam Alemi ile bir Savaş yapmıyacağına hükmetmiştir. (88) İslamiyete zarar veren 3 cereyanın başında koministlik ve dinsizlik cereyanı olduğunu , bu cereyanlar içinde en hafifinin batılılaşma ve hıristiyanlaşmayı teşvik eden Siyasi bir yaklaşımın olduğunu , yani gayri müslimlere özentiden ziyade , dinsizliğin İslama zarar vereceğinden bahsetmektedir. (89) Bediüzzaman bunun nedenini açıklarken : “Madem o cereyanın yüzde ancak birisini belki binden birisini Purutlar (Protestan mezhebi) ve Hıristiyan gibi yapmaya çevirebilirler. Çünkü, İngiliz iki yüz sene zarfında, tahakküm ettiği iki yüz milyon İslamdan iki yüz adamı Purutluğa çevirememiş ve çeviremez. Hem hiçbir tarihte bir İslam, Hıristiyan olduğunu ve kanaatle başka bir dini İslâmiyete tercih etmiş olduğu işitilmediğinden” bahsetmektedir. (90) F) Bediüzzaman, her zaman sulhu ve müsbet Hareket etmeyi önermiştir! Bediüzzaman vefatından önce Nur talebelerine vermiş olduğu son nasihatında , vazifelerinin asayişi temin ederek , müsbet hareket etmek olduğunu , menfi yolları tasvib etmediğini , ve müsbet iman hizmeti doğrultusunda hertürlü sıkıntı ve meşakkat karşısında sabır etmek olduğunu beyanetmiştir (91) Meclis-i Mebusanda , Hristiyan ve yahudilerin oy kullanma haklarının olmasından rahatsızlık duyanlara verdiği cevabta , İslamda meşveretin esas olduğunu , meşverette çoğunluğun görüşünün önem arz ettiğini , ve mecliste çoğunluğun müslümanlardan müteşekkil olması hasebi ile bir sakınca teşkil etmediğinden bahsederek sulh ve sükuneti sağlamıştır. (92) Gayrimüslim bir erkeğin , müslüman bir kız ile evlenmesi tarzında çıkan spekülasyonlara , itibar edilmemesi gerektiğini , yeni kurulmakta olan cahil ve perişan vaziyetteki bir millet içinde bu tür spekülasyonların büyütülmemesi gerektiğini , Bakımlı bir bahçenin kenarında bulunan bir parça kirin , umuma mal edilemiyeceğini ve bahçeyi necis kılamıyacağı örneğini vererek, itidale davet eder : “Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen güzel rüya görür. Güzel rüya gören hayatından lezzet alır."(93.a.) Bediüzzaman döneminde yaşanmış bu hadiseye benzer bir spekülasyonda ilginçtirki , günümüzde yaşanmış , ve teskin etme görevi yine Bediüzzamanın talebelerine düşmüştür.(93.b.) "Gayr-i müslimlerle nasıl müsavi olacağız?" sorusuna cevaben ; Eşitliğin fazîlet ve şerefte değil , Hukukta olduğuna , Hukukta ise Padişah ve vatandaşın eşit olduğunu , "Karıncaya bilerek ayak basmayınız" hassasiyetinde olan İslam Hukukunun bir Karıncaya verdiği değeri, İnsanlara vermemiş olmasının beklenemiyeceğini ifade etmiştir. Konuya Örnek olarak , Hz. Ali’nin (r.a.) adi bir Yahudî ile muhakemesi ve Salahaddin-i Eyyûbî’nin miskin bir Hıristiyan ile mürafaası “ olduğunu belirtmiştir. (94) İdareye ve âsâyişe ilişmeyen muhalif görüşlerin her Devlet İdaresinde olabileceğini belirten Bediüzzaman , Hazret-i Ömer’in (r.a.) Hilafeti döneminde Hıristiyanlara Şer’i kanunları ve Kur’ân’ı inkâr ettikleri halde ilişilmediğini delil göstererek , yine itidali tavsiye etmiştir.(95) Yine Şeyh Said ayaklanmasında , kendisinde destek isteyen Şeyh Saide yazdığı Uyarı mektubunda Fitneye sebeiyet vermemesini öğütlemiştir : "Türk Milleti, asırlardan beri islamiyetin bayraktarlığını yapmıştır. Çok veliler yetiştirmiş ve şehitler vermiştir. Böyle bir milletin torunlarına kılıç çekilmez. Biz müslümanız, onlarla kardeşiz, kardeşi kardeşle çarpıştırmayınız. Bu şer’an câiz değildir. Kılıç, haricî düşmana karşı çekilir. Dâhilde kılıç kullanılmaz. Bu zamanda yegâne kurtuluş çaremiz, Kur’an ve iman hakikatlarıyla tenvir ve irşâd etmektir. En büyük düşmanımız olan cehaleti izale etmektir. Teşebbüsünüzden vazgeçiniz. Zira akîm kalır. Bir kaç cani yüzünden binlerce kadın ve erkekler telef olabilir" (96) “Muhabbete en lâyık şey muhabbettir ve husumete en lâyık sıfat husumettir. Yani hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi temin eden ve saadete sevk eden muhabbet ve sevmek sıfatı en ziyade sevilmeye ve muhabbete lâyıktır.” (97) diyerek tanımladığı Muhabbet – Husumet denklemini "Benim yüz ruhum olsa âsâyişe feda ediyorum." (98) şeklinde özetliyerek, son noktayı şu muhteşem tesbiti ile koymaktadır : "Zîra, medenilere galebe çalmak ikna iledir; söz anlamayan vahşîler gibi, icbar ile değildir. Biz muhabbet fedaileriyiz; husûmete vaktimiz yoktur." (99) G) Hristiyanlar dinlerini terk değil, tadil etmelidir Bediüzzaman’ın -Peygamber Efendimiz’in(a.s.m.) müjdesi üzerine- Hıristiyanlık’ta vuku bulmasını beklediği tasaffi (aslına dönmesi - tevhid inancına dönmesi) , hıristiyanların dinlerini bütünüyle terk ederek İslâmiyet’e girmeleri şeklinde bir beklenti değildir. Çünkü, İslamiyet eski dinlerin güzelliklerini ve şeriatlarının prensiplerini barındırdığı için, ta’dil ve tekmil edicidir. Yalnızca, zaman ve mekanın değişimiyle hükmü kalmayan fürüat kısmında yenilikler getirmiştir. Bu sır gereğince, hıristiyanlar zaten sahip oldukları dinlerinin esaslarına dayanmakla ve inançlarını tekmil etmekle asli dinlerine kavuşacaklardır.” Ey ehl-i kitap! İslamiyeti kabul etmekte size bir meşakkat yoktur; size ağır gelmesin. Zira, size bütün bütün dininizi terk etmenizi emretmiyor. Ancak, itikadatınızı ikmal ve yanınızda bulunan esasat-ı diniye üzerine bina ediniz" (100) diye teklifte bulunuyor. H) Fetret devrinde mazlumen ölen Hıristiyanlar Şehit’tir ... ! Bazı kesimler tarafından , iyice tahlil edilmeden , ilmi delilden yoksun bir şekilde eleştiri konusu yapılan bu hususta , Bediüzzaman Hazretleri : “Çünki âhir zamanda mâdem fetret derecesinde din ve dîn-i Muhammedi'ye Aleyhissalâtü Vesselama bir lâkaydlık perdesi gelmiş ve madem âhir zamanda Hazret-i İsa'nın (A.S.) dîn-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyetle omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa’ya (a.s.) mensup Hıristiyanların mazlumları, çektikleri felâketler onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir.” tesbiti ile Ahirzamanın bir Fetret devri olduğunu beyan ediyor. Yazının devamında özellikle ihtiyarlar,musibetzedeler, fakir ve zayıfların , müstebit büyük zalimlerin Şiddetleri altında musibet çektiklerini , buna istinaden 15 yaşın altında olan (Baliğ olmayan) çocukların Şehid olduklarına , 15 yaşın üstünde olan (Baliğ olan) kişilerinde masum ve mazlum olmaları durumunda , inşallah cehennemde kurtulacaklarına işaret etmektedir. (101) “Biz peygamber göndermedikten sonra azap edicilerden değiliz.” (İsrâ, 17/15) ayetine istinaden, İmam Maturidî ve taraftarlarına göre, kâinatta, her biri bir kitap binlerce delil varken Allah’ı bilmeyen mâzur olamaz derler. Eş’arîler ise: “Biz peygamber göndermeden azap edecek değiliz..” meâl-i âlîsiyle ifade edilen âyete dayanarak, azaba müstahak olmanın, tebliği müteakip olacağı hususunu esas alarak , Fetret Dönemindeki insanlarsa bir ölçü getirmişlerdir. (102) İşte Bediüzzamanın bu tesbiti , Ehl-i Sünnet İtikadı açısından yerinde birer tesbittir ! Fakat inkâr mesleğine girerek puta da tapmamış olmasının gerekliliğide vardır. (103) İ) Ehl-i Kitab ve Yahudilik Kur’anın “Ey Ehl-i Kitab” davetine , günümüz Ehl-i Kitabınının diğer Asırlara göre daha çok muhtaç olduğunu ifade eden Bediüzzaman , Ehl-i Kitab ile aynı zamanda Ehl-i Mektebinde (İlim Sahiblerinin) kast edildiğini ifade etmektedir. (104) Kur’anı Kerim , Kafirler içinde , Ehl-i Kitab a farklı bir konum verirken , Ehl-i Kitab içindende Hıristiyanlara Farklı bir statü vermektedir : "İman edenlere karşı düşmanlık yönünden insanların en şiddetlisi olarak yahudileri ve Allah'a ortak koşanları bulursun. Ve yine iman edenlere sevgi bakımından en yakın olarak da: "Biz hıristiyanlarız" diyenleri bulursun. Çünkü onların içlerinde keşişler ve rahipler vardır. Ve onlar büyüklük taslamazlar."(Maide:82) Açıkçası, her Hıristiyanım diyen de, mü’minlere ‘sevgice en yakın’ olmamasına karşın , Ayeti Kerime açıkça İslama meyletme yönü itibari ile Hıristiyanlardan bahsetmektedir. Bediüzzaman, Hıristiyanlık aleminde beklenilen gelişmelere benzer şekilde, Yahudiliğin de tasaffi edeceğinden, İslâm’a teslim olacağından bahsetmemekle beraber , “Bir Musevi Müslüman olsa Musevi Müslüman olur” (105) diyerek , Yahudiler içindede İslam ile müşerref olacak insanlardan bahsederek , onları tamamen Diyalog dışında tutmamaktadır ! Diğer yandan , dinsizlik cereyanına karşı tek başlarına mukavemet edemeyen Hıristiyanlık ve İslamiyet’in , aslına dönene Hıristiyanlığın İslam ile birleşeceklerine dikkat çeken Bediüzzaman, yahudilerin ise hem Deccal’ın hemde Süfyan’ın en büyük kuvveti, destekçisi ve gönüllü takipçisi olacaklarına Hadislerin işaretinden nakletmiştir. (106) Nitekim, yahudiler Alman milletinden intikamlarını almak için komünist komitesin tesisinde mühim bir rol oynamışlar ve kendilerinden olan Troçki namındaki dehşetli bir adamı Rusya’nın başına geçirmeyi başarmışlardır.(107) Bediüzzaman , her nekadar , Kur’ân’ın dehşetli darbelerinden intikam besleyen Yahudilerden ve mağrur bir kısım Hıristiyanlardan bahsetmiş olsada , Ehl-i Kitabın bu zararlı kısmına karşın , her asırda Kur’ân’ın pek çok kahramanları ve mânevî kalelerinin mukavemet edeciğine işaret ederek (108) Diyaloğun Ehl-i Kitabın makul kısmı ile yapılmasına vurgu yapmıştır. J) Kafirlerin hepsi bir değildir ! Bir insana karşı muhabbet beslerken , o kişinin Zatına karşı değil , ahlaki sıfatlarına veya Sanatına karşı bir muhabbet beslenildiği belirten Bediüzzaman Hazretleri , “Nasıl ki her Müslümanın her sıfatı müslüman olmadığı gibi , her bir kafirinde her Sıfatı ve San’atı kafir olması gerekmez “ diyerek , bir Kafirin Müslüman bir sıfatına veya bir San’atına karşı muhabbet beslenmesinde bir sakınca olmadığını belirtmiştir. (109) Bediüzzaman Hazretleri , Kur’anı Kerimde geçen “Kafir” hitabına muhatab olan iki zümreden bahsetmektedir : 1-) Allah’ı inkar eden dinsiz Kafir : “Bu anlam ile Ateistler kast edilmektedir”. Çünkü Ameli yönden Küfre düşmüşlerdir. 2-) Peygamberimiz ve İslamiyeti İnkar eden Kafir : “Bu anlam ile Ehl-i Kitab kast edilmektedir. Çünkü İtikat yönü ile Küfre düşmüşlerdir. Kafir olan bir kişiye kafir diye hitab edilmesini doğru bulmayan Bediüzzaman , örnek olarak : “Kör adama, hey kör demediğiniz gibi... Çünkü eziyettir. Eziyetten nehiy var. “Kim zimmî olan birine eziyet ederse..." Hadis-i şerifin devamı "Ben onun hasmı olurum ; şeklindedir." (110) diyerek İslamiyetin tahkir ve eziyet dini olmadığını vurgulamıştır. Geleneksel olarak , Kafir dendiğinde akla hemen birinci tasnifteki kafir geldiğinden , özellikle Ehl-i Kitaba karşı kafir deyiminin kullanılmasının , mana itibari ile doğru olsa bile , yüklediği anlam itibari ile tahkir içerdiğinden bu şekilde hitab edilmesini doğru bulmamaktadır! (111) Aynı tasnifi , Avrupa içinde yapan Bediüzzaman Hazretleri , sert bir dil ile hitab ettiği Avrupa’dan bahsederken : “Yanlış anlaşılmasın, Avrupa ikidir. Birisi, İsevîlik din-i hakikîsinden aldığı feyizle hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye nâfi san’atları ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden fünunları takip eden bu birinci Avrupa’ya hitap etmiyorum. Belki, felsefe-i tabiiyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiâtını mehâsin zannederek beşeri sefâhete ve dalâlete sevk eden bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Bil, ey ikinci Avrupa! Sen sağ elinle sakîm ve dalâletli bir felsefeyi ve sol elinle sefih ve muzır bir medeniyeti tutup dâvâ edersin ki, beşerin saadeti bu ikisiyledir , senin bu iki elin kırılsın ve şu iki pis hediyen senin başını yesin ve yiyecek! "diyerek , hakiki Hıristiyanlıktan feyizlenen ve toplumsal Hayata gerek San’at gerek adalet ve gerekse Hakkaniyeti uygulayan , ve bu doğrultudaki Fen İlimlerini kendine Rehber edinen Avrupaya bu sert mülahazalarının dışında tutmuştur ! (112) Yine ikinci Avrupa’ya seslendiği bir başka yerde : “Ey sefahet ve dalâletle bozulmuş ve İsevî dininden uzaklaşmış Avrupa! Deccal gibi birtek gözü taşıyan kör dehân ile ruh-u beşere bu cehennemî hâleti hediye ettin. “ şeklinde hitab etmiştir. (113) Bediüzzaman Hazretleri , bu tasnife delil olarak İslam Fıkhından örnek getirmiştir : “Onun için, İslâmiyet, fâsıkı hain bilir, şehadetini reddeder. Mürtedi zehir bilir, idam eder. Hıristiyan bir zimmîyi ve kâfir muahidi ibka eder (olduğu gibi kabullenir) . Hanefî mezhebi zimmînin şehadetini kabul eder”. (114) K) Günümüz Hıristiyanlarına samimi bir davet Hüseyin-i Cisrî’nin “Risale-i Hamidiye”sinde yüz on dört işareti semavi kitaplardan bulduğunu belirten Bediüzzaman , onca tahrifattan sonra bile hâlâ Resûl-ü Ekrem’le(A.S.M.) ilgili müjdeli haberlerin yer almasının , daha önceleri daha açık işaretlerin olduğuna bir delil olduğunu ve madem semavi kitaplarda geçen hakikatlere mutlaka inanmak gereklidir, o halde İseviliğin Hakiki dindarları, kendi kitaplarında açıkça geçen bu müjdeleri dikkate alıp tasdik edecekler ve Kur’ân-ı Hakîm’in hakikatlerini de kabul ederek onun da ilâhî bir kaynaktan geldiğine inanacaklarına beşaret vermektedir. (115) Bediüzzamanın bahsettiği , Hüseyin Cisri'nin tahrif olmuş İncil ve Tevrattan , Peygamberimiza (SAV) ait bulduğu işaretlerden birkaçını örneklendirelim : “Onlar için kardeşleri arasından, senin gibi bir peygamber çıkaracağım ve sözlerimi onun ağzına koyacağım” (Kitab-ı Mukaddes, Tesniye Bâbı, Âyet: 18). “Gerçek, Mûsa demiştir: “Rab size kardeşleriniz arasından benim gibi bir peygamber çıkaracak, her ne söylerse onu dinleyeceksiniz. Ve bütün peygamberler, Semuel (İsmail) ve sıra ile gelenler, hep söylenen bu günleri ilân ettiler” (Rasullerin İşleri, Bâb: 3, Âyet: 22). “... ve Rabbin... Mûsa gibi bir peygamber daha İsrail’de çıkarmadı.” (Tesniye, Bâb: 34, Âyet: 12). Kitab-ı Mukaddes’in Ahd-i Atik (Tevrat) ve Ahd-i Cedid (İncil) bölümlerinden alınan yukarıdaki âyetlerde çıkan deliller : Delil 1-) Hz. İbrahim’in oğlu Hz. İshak’ın soyundan gelen İsrail Oğulları’na Hz. Mûsa’nın “kardeşleriniz” şeklindeki hitabı, Hz. İshak’ın kardeşi Hz. İsmail’in soyuna, yani İsmail Oğulları’na işarettir. İsmail Oğulları’ndan gelecek olan peygamber ise ancak Hz. Muhammed (sav) olabilir; çünkü İsmail soyundan yalnızca Efendimiz (sav) gelmiştir. Hz. Yûşa ve Hz. İsa, Hz. İsmail’den değil, İsrail Oğulları’ndandır. Delil 2-) Hz. Mûsa, “benim gibi” sözüyle Peygamberimizi kasdetmektedir; çünkü, cihad, getirdiği kanun ve hükümler, koyduğu cezalar, cemaati arasında sözünün dinlenir olması.. gibi yirmi kadar hususta Hz. Mûsa’ya benzeyen, Hz. Yûşa ve İsa değil, Peygamberimiz Hz. Muhammed’dir (sav). Delil 3-) Hz. Mûsa gibi bir nebînin İsrail Oğulları’ndan bir daha çıkmayacağı açıkça ifade olunmaktadır. Delil 4-) “Sözlerimi ağzına koyacağım” ifadesi, Efendimizin ümmî olup, okuma-yazması bulunmadığı halde Allah’ın Kelâmı’nı kolayca hıfzedip insanlara okuyacağına işarettir. “Rab, Sina’dan geldi ve onlara Sâir’den doğdu; Paran dağlarında parladı ve mukaddeslerin onbinleri içinden geldi. Onlar için sağında ateşli ferman vardı” (Tesniye, Bab: 33, Âyet: 2). Delil 5-) “Sina’dan gelme”, Hz. Mûsa’ya Tûr-ı Sîna’da ilâhî hükümlerin verilmesini; “Sâir’den doğma”, Hz. İsa’ya İncil’in verilmesini ve “Paran dağlarında parlama” ise, Efendimizin Mekke’de çıkacağını ifade eder. Paran, Arapça okunuşuyla Faran, Mekke’nin eski isimlerinden olduğu gibi, Kitab-ı Mukaddes’in Tekvin Bölümünde de Hz. İsmail’in Paran çölünde oturduğu anlatılmaktadır (Bâb: 21, Âyet: 21). Delil 6-) İçinden gelindiği belirtilen mukaddeslerle, Peygamberimizin her türlü ayıptan uzak bulunan Âli’ne, Ehl-i Beyt’ine ve Ashâbı’na işaret olunmaktadır. Delil 7-) “Sağda ateşli ferman”, İslâm Dini’nde Cihad’a işarettir. “Taş, köşenin başı oldu... ve o, gözlerimizde şaşılacak iştir... Allah’ın melekûtu sizden alınacak ve O’nun meyvelerini yetiştirecek bir millete verilecek ve bu taşın üzerine düşen parçalanacak; o da kimin üzerine düşerse onu toz gibi dağıtacaktır” (Matta, Bâb: 21, Âyet: 42). Delil 8-) Yukarıdaki âyette geçen “köşe taşı” Hz. İsa (as) olamaz; çünkü, Hz. İsa ve getirdikleri altında parçalanma, toz gibi olma meydana gelmemiş, bu Peygamberimizle olmuştur. Zâten, hükmeden Hz. İsa değil, Efendimizdi (sav); hükmetmek için gelmediğini söyleyen de bizzat Hz. İsa’nın (as) kendisidir. (Yuhanna, Bâb: 12, Âyet: 47). Delil 9-) Buharî ve Müslîm’in rivâyetlerinde, Peygamberimiz (sav), kendisinin Peygamberlik binasının köşe taşı olduğunu bizzat ifade etmekte ve dolayısıyla köşe taşı konmakla, yani Peygamberimizle (sav) Peygamberlik tamamlanmış olmaktadır. “Rab, size başka bir Faraklit verecektir; ta ki, daima sizinle beraber olsun” (Yuhanna, Bâb: 14, Âyet: 15). “O, size her şeyi öğretecek ve size söylediğim her şeyi hatırınıza getirecektir.” (Yuhanna, Bâb: 14, Âyet: 26). “Benim için o şehâdet edecektir...” (Yuhanna, Bâb: 15, Âyet: 26) “Gitmezsem, Faraklit gelmez... ve O geldiği zaman günah, salâh ve hüküm için dünyayı ilzâm edecektir” (Yuhanna, Bâb: 15, Âyet: 7-8). Delil 10-) Yukarıdaki âyetlerde Faraklit olarak geçen kelimenin aslı Yunanca’da ‘Piriklitos’ olup, Arapça ‘Ahmed’ kelimesinin karşılığıdır. ‘Ahmed’, Efendimizin (sav) ismi olduğu gibi, Kur’ân-ı Kerim’de de O’nun İncil’de ‘Ahmed’ olarak geçtiği açıkça ifade edilir. Ve, burada sayılan bütün vasıflar sadece Efendimizde (sav) vardır. (116) İlerlemiş medeniyete ait güzelliklerin Hıristiyanların malı olmadığı gibi , İslamiyetin de Maddi ve mânevi gerilemeye sebeb bir din olmadığına deyinen Bediüzzaman (117) , Hıristiyanlığın tahrif olmuş olması sebebiyle günümüzde Ruhbanlık fikrine inanması ve Allah’a oğulluk isnad etmiş olması, dünyadaki hadiselere mana-yı ismiyle bakmalarına , dolaysıyla kendi Ruhani Liderlerine (Azizlerine) bir nevi Makam tahsis ettiklerini belirtmiştir. Halbuki biz müslümanların, Hayır ve Şerrin Allah’tan geldiğini bilmemiz hasebi ile kendi Evliyaullah ve Hak Dostlarımıza mana-yı harfiyle bakarak , onlara Hıristiyanlar gibi bir makam vermemkteyiz. Bu da onlarla aramızdaki belirgin farklardan birtanesidir. (118) SONUÇ : Risale-i Nurlardaki tüm bu gerçekler karşısında , Bediüzzaman Hazretlerini bir Mürşid-i kamil , bir Müceddid-i Kebir, bir Kutb-ul Azam kabul etmesine rağmen , hala "Dinler arası Diyalog" faaliyetlerini eleştirmeyi kendine huy edinen din kardeşilerimizin , Bediüzzamana bağlılıklarının gözden geçirmelerini önermekteyiz. Kaynaklar: 63 Bkz. Köprü, S. 2, s. 116, Kasım 1997 64 Necmeddin Şahiner, 'Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursî', Nesil Basım Yayın, s.405.. Necmettin Şahiner, Son Şahitler, IV, 307, 344; Bediüzzaman Said Nursi, Mufassal Tarihçe-i Hayat, Abdulkadir Badıllı. 65 Yard. Doç. A. Emre Öktem (Galatasaray Üniversitesi öğretim üyesi) 66.a. Emirdağ Lahikası, Sayfa 303 66.b. www.ispartanur.net (Zübeyir Gündüzalp Hatıralarından) 67.a. Buhari, 4:205, Müslim, 1:136, Fethul kebir, 2:235 67.b. Lem'alar, Haşiye, Sayfa 155 67.c. M. İsmail TEZER, Yeni Asya gazetesi, 31.03.2005 tarihli Röportaj. 68.a. Emirdağ Lahikası, Sayfa 53 68.b. Bu İncil, İtalyanca el yazması olarak bulundu. 1907'de Oxford Üniversitesi matbaasında basıldı ve yayımlandı. İngilizce çevirinin hemen tamamı aniden ve gizemli bir şekilde piyasadan kayboldu. Bu çeviriden yalnız ikisinin varlığı bilinmektedir: Biri British Museum'da, diğeri de Washington Kongre Kütüphanesi'ndedir. (Muhammed Ataurrahim, Jesus Prophet of İslâm, England 1977, s. 42) . Son zamanlarda ülkemizde de İncil'in izlerine rastlandığı ve üzerinde bazı çalışmaların yapıldığı bilinmektedir: Bunlardan biri, Abdurrahman Aygün'ün 'İncil-i Barnaba ve Hz. Peygamber Efendimiz Hakkındaki Tebşîrâtı' isimli basılmamış eseridir. Eser 1942'de yazılmıştır. (bk. Osman Cilacı, 'Barnaba İncili Üzerine Bir Türkçe Yazma ', Diyanet Dergisi, Ekim-Kasım-Aralık,1983, cilt:19, sayı: 4, s. 25-35) Yine 1984'te Hakkari civarında bir mağarada, Ârâmî dilinde ve Süryânî alfabesi ile yazılmış bir kitap bulunduğu ve bunun Barnaba İncili olduğu, yurt dışına kaçırılmak istenirken yakalandığı da bilinmektedir. (bk. İlim ve Sanat, Mart-Nisan 1986, sayı: 6, s. 91-94) . Ayrıca, 'Barnaba İncili' adıyla Mehmet Yıldız tarafından İngilizce'den dilimize çevrilen bir eser de 1988 yılı içerisinde Kültür Basın Yayın Birliği tarafından neşredilmiştir. 68.c. (Muhammed Ebu Zehre, Hristiyanlık Üzerine Konferanslar, Trc. Âkif Nuri, İstanbul 1978, s. 105-107) . 68.d. M.Fethullah Gülen, Sonsuz Nur 68.e. M.Fethullah Gülen, Fasıldan Fasıla – II, 69 Emirdağ Lahikası, Sayfa 139 70 Emirdağ Lahikası, Sayfa 179 71 Sikkeyi Tasdiki Gaybiyye, Sy.11 72.a. Mektubat, Sayfa 60 72.b. Mektubat, Sayfa 12 73.a. Buhari, Enbiya: 49; Müslim, İmân:244, 245, 247; İbn-i Mâce, Fiten: 33; Müsned, 2:336, 3:368 73.b. Şualar, Sayfa 506 74.a. Hutbe-i Şamiye, Sayfa 38 74.b. Hutbe-i Şamiye, Sayfa 28 (Haşiye) 74.c. Şualar, Sayfa 620 75.a. M.Fethullah Gülen, Fasıldan Fasıla –II, Bir Zaviyeden Hadis 75.b. Mektubat,Sayfa: 60 75.c. M.Fethullah Gülen, “Mesih Nerede, Mehdi Kim? ”, herkul.org, 11.10.2004 75.d. M.Fethullah Gülen, Prizma, Hz.Mesih ve Nuzül keyfiyeti 76 Sözler, Sayfa 644 77 Mektubat, sy.426 78.a. M.Fethullah Gülen, Akademi 03.04.2000 78.b. Barla Lahikası, Sayfa 111 79 Münazarat, Sayfa 71 80 Münazarat, sy.66-67 81 Barla Lahikası, Sayfa 10 82 Emirdağ Lahikası-II, ss. 423-424 83 Emirdağ Lahikası, Sayfa 438 84 Emirdağ Lahikası, Sayfa 297 85 Mektûbat, ss. 422-423 86 Emirdağ Lahikası, Sayfa 458 87 Sözler, Sayfa 132 88 Emirdağ Lahikası, Sayfa, 310-311. 89 Emirdağ Lahikası, Sayfa 423 90 Emirdağ Lahikası, Sayfa, 423-424 91 Emirdağ Lahikası, Sayfa 455 92 Beyanat ve Tenvirler, Sayfa 84 93.a. Münazarat, Sayfa 73-74 93.b. http://groups.yahoo.com/group/fethullah_gulen/message/536 94 Münâzarât, s.66. 95 Şualar, Sayfa 307 96 Beyanat ve Tenvirler, Sayfa 137 97 Hutbey-i Şamiye, sy.57 98 Emirdağ Lahikası, Sayfa 450 99 Tarihçe-i Hayat, Sayfa 52 100 İşaratü'l-İ'caz, Sayfa 52 101 Kastamonu Lahikası, Sayfa 79; Şualar, Sayfa 304 102 Fethullah Gülen Hocaefendinin 24.02.1978 Tarihli Sohbeti 103 http://groups.yahoo.com/group/fethullah_gulen/message/87 104 Sözler, Sayfa 371 105 Emirdağ Lahikası, Sayfa 458 106 Şualar, Sayfa 513 107 Şualar » Sayfa: 507 108 Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Sayfa 105 109 Münazarat, Sayfa 71 110 El-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr: 6:19, hadis no: 8270 111 Münazarat, Sayfa 72 112 Lem'alar, Sayfa 119 113 Lem'alar, Sayfa 120 114 Hutbe-i Şamiye, Sayfa 151 115 Sözler, Sayfa 215 116 M.Fethullah Gülen, İnancın Gölgesinde, (Peygamberlik) 117 Hutbe-i Şamiye, Sayfa 127 118 Hutbe-i Şamiye, Sayfa 145 |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|



Birçok ehl-i tahkik , ehl-i ilim ve ekser müminlerin kabul gördüğü üzere , Hicri 13. asrın müceddidi olan Bediüzzaman Hazretleri , Ehl-i Kitab ile diyalogtan öte bir “İttifak”ı tavsiye etmiş , özellikle İsevi ruhaniler veya Hristiyanların dindarlarını nazara vererek asrımızda faal olan "Dinlerarası Diyalog" çalışmalarını bireysel olarak başlatan ilk kişi olma özelliğine sahib olmuştur.
