Uzakdoğu'da Diyaloğun Meyvesi Yazdır E-posta
Yazar M. Fatih Öztarsu   
66 yaşındaydı ama hava sıcak, yol uzun demeden Haziran ayının son günlerinde yanında dört yol arkadaşıyla beraber Güney Kore’den bize misafir olmuştu İ. Kukgang hanımefendi, namı diğer Pamuk Nine… Pamuk nine ismi sahip olduğu hal ve davranış-larından dolayı verilmişti. Zira çok tatlı, güler yüzlü, sempatik, sevgi dolu aynı zamanda Osmanlı hanımı diye nitelendirilen bir yapıya sahipti. Kendisinin Seul’de araştırmacı-yazar olduğu ve kitaplarının bulunduğunu ayrıca bir oğlunun da üniversitede profesör olduğunu öğrenmiştik.

Seul’de İngilizce öğretmenliğinde okuyan Havva Gün ablamız vesile olmuştu bu tatlı, sevecen insanlarla tanışmamıza… Havva Gün abla ile devamlı olarak internet üzerinden görüşüyor, Güney Kore’de yapılan hizmetler konusunda bilgi alıyordum. Geçenlerde bir ara Türkiye’ye misafir getireceğini, bu ziyaret programında Malatya’nın da bulunduğunu söylemiş, hazırlıklı olmamızı tembih etmişti. Biz, daha önce gelenler gibi gelecek olan bu misafirlerin de öğrenci olacağını düşünmüştük. Ama karşımıza ilerlemiş yaşını belli etmeyen, enerji dolu Pamuk nine ve dört arkadaşı çıkmıştı. Sanki yıllar öncesinden tanışıyorduk. Evimizde bir muhabbet furyası başladı. Ailemin fertleriyle birer birer sarılmalar, mutluluklarını belirten iyi niyet dilekleri sürüp gitti. Sanki uzun bir süre önce yitirilmiş akraba, sanki yıllar öncesindeki kadim dostlardı bu gelenler…
Havva ablaya sordum:

- Biz öğrenci getireceğinizi zannediyorduk, bu işin hikmetini bize açıklar mısınız?

Havva Abla iç çekerek :

-Bunlar öğrenciden de öte, bize ve inandığımız değerlere sevgi ve saygısı olan insanlar…Kukgang hanımefendi Seul’de bizimle tanıştıktan sonra bize ve arkadaşlarımıza karşı büyük bir sevgi halkası oluşturdu. Devamlı bizlerle olmaktan, sorular sormaktan, bizlerle konuşmaktan hoşlanmaya başladı. Güney Kore’de zor şartlar altında da olsa Cenab-ı Hakk’ın inayetiyle idame olunan hizmet çerçevesinde koşarak bizlere gönlünü açan bu güzel insan bir gün bize dedi ki :

- Havvacığım nedir bu sizdeki sır? Bu güzelliğinizin kaynağı nedir? Ben yıllarca araştırma yaptım, diğer Müslüman ülkeleri de araştırdım. Fakat siz çok farklısınız. Sanki siz burada eğitim almaya değil de, bizlere örnek olmaya, gönülleri fethetmeye gelmişsiniz. Üniversitedeki profesör hocalarınız, Koreli arkadaşlarınız, komşularınız hep size saygı duyuyor ve sizi seviyor. Her alanda başarılısınız, parmakla gösteriliyorsunuz. Ben bunun kaynağını görmek ve hizmet profiliniz hakkında kitap yazmak için ülkenize gitmek istiyorum. Bana yardımcı olur musun?

“Ben de büyük bir memnuniyetle ülkeme getirdim. Ailemi, yetiştiğim çevremi, arkadaşlarımı tanıştırmaya başladım. Bu vesileyle daha geniş ve tatmin edici bilgi edinmesi için de şu an Malatya’da yani sizi yanınızda olmasını arzuladım. Allah annen, baban, kardeşlerin ve senden razı olsun. Zira ben böylesine sıcak bir ortam görünce yanılmadığımı anladım.”

O gün, Pamuk nine bir sürpriz daha yaşamıştı. O sırada komşumuzun kızının kınası vesilesiyle apartman bahçesinde hareketlilik vardı. Pamuk nine hemen balkona koştu ve gelişmeleri mesleği gereği, araştırmacı-yazar edasıyla izlemeye başladı. Bir süre sonra edindiği izlenimlerini açıkladı. Türk milletinin çok sağlam bir aile, akraba ve komşuluk yapısının bulunduğunu, komşuların bu düğün sahiplerine evlerini açtığını, yaşlı beylerin bir bölümde, bayanların diğer bölümde, kanı kaynayan gençlerin ise eğlenmek için başka bir bölümde oturduğunu, gençlerin yaşlı olan kişilerin ellerini öptüğünü, saygı gösterdiklerini, açık-kapalı bayanların birbirlerine rahatsızlık vermeden kaynaştığını söylemiş,bu tespitlerini Türkiye hakkında yazmak istediği kitabında belirteceğini, babasından, dedesinden Osmanlı ve Türkiye hakkında duyduğu güzel hadiseleri yerinde kendi gözleriyle şahit olarak kendi milletine nakledeceğini ifade etmişti. 

Bir ara Havva ablaya : “Havva, gerek İstanbul gerek İzmir gerekse Malatya’da bizi birçok insanla tanıştırdın. Tanıştırdığın bu insanlarla yakınlığın nedir? Bir akrabalık olsa dahi bu kadar kaynaşmanız bana göre mümkün değil” dediği zaman Havva abla ise şu cevabı verdi: “Hocam, bu yaşadıkların, senin bana Seul’de sorduğun soruların cevabıdır. Sen Seul’de gördüğün bu kardeşliğin, dostluğun kaynağını sormuştun. İşte cevabı gözünün önünde.”

Pamuk nine en çok şaşırdığı davranışları izah ederken karşılıksız yapılan hizmetin, ikramın yapılma gayesini anlamakta zorluk çektiğini, hiçbir şeyin karşılıksız olamayacağını düşündüğünü ifade etmiş, bu vesileyle Malatya’da gezerken bizlere hediye alıp bu duyguyu yaşamak istediğini belirtmişti. 

Kız kardeşim Sümeyra, Pamuk nineye kendi eliyle yaptığı boncuk işlemeli süs eşyalarını hediye ederken Pamuk nine çok duygulanmış ve şunu söylemişti : “Bu süs işlemesi uzun zamanda ve çokça emek sarfedilerek yapılmış ancak çocuk sayılacak bir genç kız nasıl oluyor da hiç düşünmeden kendisi için önemli olan göz emeğini daha önceden tanımadığı birine hediye ediyor? Ben bu asil davranışın nereden kaynaklandığını merak ediyorum”

Bir ara sofrada iken kardeşim Sümeyra yemek duasını yapmış,misafirler de ellerini açarak iştirak etmişti. Kardeşim duasında: “Ey bizi nimetleriyle perverde eden sultanımız….. duasını “…Bu nimetlerin asıllarını bize ahirette ver” kısmına kadar okuyunca Havva ablaya bu duanın kendi dillerindeki manasını sormuşlardı. Manasını öğrenince gözleri dolmuş ve: “Sizlerin bütün çabanızın ve gayretinizin Yaratıcı’nın rızası doğrultusunda, Cenneti arzulamak olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum” demişlerdi.

Odamda Osmanlı tarihi ile ilgili dökümanları ve duvardaki Osmanlı Devleti ve dünya haritalarını görünce bana en çok Osmanlı tarihinden sorular sormuş ve aldığı bilgilerden memnun kaldığını, kendisine hediye ettiğim Osmanlı padişah resimlerinden oluşan tabloyu çalışma odasına asacağını ve Ayasofya işlemeli tableti masasında muhafaza edeceğini söylemişti. Kendisi Osmanlı-Türk hayranıydı. Tarihten gelen bir özelliği olsa gerek, Osmanlı’yı çok seviyordu ve benim ismimin Mehmet Fatih, kardeşimin Ali Ertuğrul olması sebebiyle bize olan sevgisi bir kat daha artmıştı. TV’de semah gösterisi yapan Mevlevileri görünce: “Mevlana ! Mevlana !” diye haykırarak sevinçle ellerini çırpmasını ve Peygamber Efendimiz’i (sas) öven İngilizce ilahileri dinleyince kendinden geçmesini unutmak mümkün değil…

Biz kendilerini kayısı bahçesine götürdüğümüzde böylesi cömertçe davranışın hiçbir kültürde görülmediğini, kimsenin kendi malı olan bahçeden diğer insanlara hak tanımadığını belirtmişler ve bizde bunun dinimizin paylaşma esasına dayandığını söylemiştik. Ender rastlanan bir olayın içinde bulunmanın şaşkınlığıyla dalından meyve yemenin hazzını yaşamışlardı.

Vedalaşma gününde anneme defalarca sarılarak minnettarlığını dile getirmiş ve gözlerinden akan yaşlara hakim olamamıştı. Bu durum Havva ablanın garibine gitmişti. Çünkü Havva ablanın ifadesine göre Kore kültüründe birbirlerine sarılmanın olmadığını, vedalaşma anında ise ağlama hadisesine hiç rastlamadığını, bu durumun çok özel bir gelişme olduğunu, bu yüzden şaşırdığını belirtmişti. 

Şu sözleri halen kulağımda yankılanmakta: “Ben yıllarca aradığım huzuru Seul’de Havva ve arkadaşlarını tanıdıktan sonra buldum. Anladım ki onlar Güney Kore’ye gönülleri fethetmeye ve bizlere hayatımızın gerçek manasını göstermeye gelmişler. Ama neden bu kadar zaman sonra ve neden bu kadar az insanla? Unutmayın ki yıllarca önce denizlerimize emanet ettiğiniz şehitlerinize gönlümüzde sevgiyle yer açtık. Hani bu şehitlerin yarım bıraktığı misyonu devam ettirecek insanlar?”

Bu şehitlerin yarım bıraktığı misyon ; Bizlere geçmişimizden yadigâr kalan “İnsanı sevip, insanlığa hayran olma” esası doğrultusunda milli değerlerimizi dinimizin verdiği güzel hasletler ile yoğurup tüm insanlığa sunmamız ve bunu kendimiz için vazgeçilmez bir görev olarak algılamamızdır. Bu toprağın insanı bulunduğumuz asra gelene kadar bu misyonu devam ettirmiş ve devam ettirdiği sürece tüm dünya tarafından alkışlanmış, sevilmiş, örnek alınmıştır. “Her insan ulaşılması gereken gizli bir hazinedir” esası çerçevesinde de dünden emanet aldıkları “bugün”ü, yarınki nesillere devredecekler. Ne mutlu sahip olduğu değerleri, susamış sinelere ulaştırma gayesiyle üveyikler gibi pervaz ederek okyanus ötesi ülkelere kanat açan ışık süvarilerine, muhabbet fedailerine…


Kaynak: M. Fatih Öztarsu, www.tacmahal.net

 
< Önceki   Sonraki >